31 Aralık 2012 Pazartesi

DOĞUM VE ÖLÜM

Yeni yılın doğmasına saatlerin kaldığı bir zaman dilimindeyiz... 

2013 doğum sancılarıyla kıvranırken doktorlar da sancılı... Normal mi olsun, sezeryanla mı? Bebek yıl, bir türlü gelmek istemiyor dünyaya, ters dönmüş oturuyor. Aslında kürtajlık bir durum var ama doktorlar bunu akıllarının ucundan bile geçiremiyor. Bu çocuk doğacak, başka yolu yok...

Bebek kaygılı, yan odadan can çekişen 2012'nin yürekler yakan çığlıkları kulakları tırmalıyor. Af diliyor eski yıl, çok can yaktım, çok acılar yaşattım suçsuz insanlara; pişmanım! çok pişmanım diye inliyor.  "Kurt'lu yıl git artık!" diye fısıldıyor genç asistan, her tarafımızı böceklendirdin; yetmiyormuş gibi hastalarımla aramızı bozdun, ispiyoncular aracılığıyla onurumuzla oynadın, git! Kaç doktor intihar etti senin yüzünden...Diğer doktorlar "sus" işareti yapıyor hemşireler gibi, yerin kulağı var ne de olsa...

Ahh! keşke sadece bu olsa, bu kadar olsa! Beni kullandılar, beni kandırdılar; "Her şey çok güzel olacak!" demişlerdi, inandım. Benden önceki yılların başlattığını ben de sürdürdüm. Hapishaneler gazeteci, bilim insanı komutan, aydın dolu; hepsi benim yüzümden. Yalan söyleyenler baş tacı edilmiş bilemedim. Doğru söyleyenler tu kaka... Özür diliyorum hepsinden, affedin de huzur içinde öleyim!..

Son pişmanlık faydasız, 2012 gidici. Sizi bilmem ama ben seviniyorum ondan kurtulduğumuza...

2013, pek çok sorunu devralacak olmasına karşın tüm umutlarımızı da koynunda saklıyor. Gelsin, temiz bir sayfa açsın ulusumuza; yüzümüzü güldürsün. Kuşlar gibi özgür olalım, sevgiyle kucaklaşalım. Mutlu, mesut yaşayalım. Hak yerini bulsun, gerçek suçlular cezasını çeksin, herkes emeğinin karşılığını alsın. Çocuklarımız aydınlık bir dünyada sağlıklı  beslensin, eğitilsin, gönlünce yaşasın, yetenekleriyle yaşama katkı sunsun...
Mutlu yıllarımız birbirini kovalasın...

EK: MUTLU YILLAR
29 Aralık 2011'de yazmışım.       

29 Aralık 2012 Cumartesi

İYİ Kİ DOĞDUN ELA YAĞMUR

ELA'MIZ DÖRT YAŞINDA

28 Aralık 2012 Cuma

ODTÜLÜ ÖĞRENCİDEN MEKTUP VAR (Alıntı)

(ODTÜ'LÜ ÖĞRENCİDEN BAŞBAKANA BİR MEKTUP)

"18 Aralık'tan beri yorduğun yetmiyormuş gibi NTV'de yaptığın açıklamayla onca sınavımın arasında bana bu yazıyı yazdırdın ya aşk olsun sana be başbakan!

Biliyorum ODTÜ'ye gelirken hayal ettiğin karşılama gördüklerin gibi değildi. Biliyorum isterdin ki öğrencisiyle, çalışanıyla, akademisyeniyle ODTÜ olarak etrafında el ele çember oluşturup hep birlikte ''Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda'' şarkısını söyleyelim. Sonra büyük bir heyecan içerisinde 10'dan geriye doğru sayarak GÖKTÜRK-2'nin fırlatılmasını bekleyelim ve ''Yaşasın uydumuz, Viva Tayyip Erdoğan'' diye haykıralım!

Ama hayat bu, bazen istediklerimizi, temenni ettiklerimizi değil alnımızda yazanı yaşıyoruz işte. Nasıl kaderi ölmekse madencinin, atanamamaksa öğretmenin, tutuklanmaksa öğrencinin ve gazetecinin, anası ağlamaksa çiftçinin, senin kaderinde protesto edilmekmiş be bay başkan.

Kabullenemiyorsun bu durumu alışamadın bir türlü farkındayım ama biz de sana alışamadık ve seni kabullenemedik. Bir de hocalarımıza demişsin ya ''Yetiştirdiğin öğrenciler bunlarsa bu ülke batmış''. Hay ağzını öpeyim. Biz de onu söylüyoruz '' Bu ülke batmış''. Her tarafı NATO üsleriyle dolan, uçakları tarafından halkı bombalanan, bir tarafta gecekonduları yıkılırken diğer tarafta gökdelenler yükselen, Suriye'de kafa kesen islamcı örgütleri besleyen, Van'da hala çocukları üşüyen ve yiyecek ekmek bulmakta bile zorlanan bir halka sahip olan bu ülke çoktan batmış.

Ama sen sanki Tüpraş'ı, Tekel'i, Türk Telekom'u ve daha nice kurumu biz satmışız da parasını binlerce ODTÜ'lü olarak Ankara pavyonlarında yemişiz gibi ülkenin batmışlığının faturasını bize yıkmaya çalışıyorsun. Hadi 10 senedir tek başına iktidar değilmişsin gibi her şeyi eski hükümetlere bağlamanı anladık da bu birazcık abartılı oldu sanki. Gerçi ''İçişleri Bakanı'nın İdris Naim Şahin olduğu bir ülkede abartı da ne demek'' dersen sen de haklısın tabi. Bu arada sanma ki patriotlar, Alman askerleri arada kaynadı. Biz senin kadar misafirperver değiliz başbakan. Sindiremiyoruz eli kanlı NATO askerlerinin ülkemizde takılmasını. Biz misafirperverliği ABD askerlerini denize döken bir nesilden öğrendik, 6. filoyu kendine kıble belleyenlerden değil. Bu misafirperverlikten tabii ki sen de nasibini alacaktın.

Bu okul çok misafir gördü başbakan. Tekel işçilerini, Togo işçilerini de ağırladı bu okul, Vietnam kasabı Kommer'i, Gorbaçov'u da... Yerinin Gorbaçov ve Kommer'in yanı olduğunu sen de biliyorsun hiç öyle aynı gemideyiz falan deme boşuna. Zaten biz öyle gemilere, gemiciklere falan sığacak kadar az değiliz. Korkuyorsun değil mi bizden? Yalnız olmadığımızı da görüyorsun. Sansürüne, baskılarına, tutuklamalarına rağmen sinmedik ve halk artık inanmamaya başladı sana.

Saflar yavaş da olsa belli oluyor başbakan. Kasımpaşa delikanlısından bahsetmiyorlar artık sokakta; ODTÜ'lülerin direnişinden bahsediyor herkes. Öyle her protesto edene ''Bunlar zaten terörist, bunların maksadı farklı'' demek tutmuyor artık. Hem bu memleketin öğrencisi olmuş terörist, gazetecisi olmuş terörist, akademisyeni, sanatçısı, işçisi, memuru, köylüsü olmuş terörist. E ama sorarlar adama o zaman ''Senden Başbakan olsa ne olur olmasa ne olur''.

Olur da bir gün cebindeki 200'lük banknotların arasına bir 10 TL sıkışırsa arkasını çevir de bir bak. Orada o beğenmediğin ODTÜ öğrencilerini yetiştiren hocalardan birini göreceksin, şaşırma. Altında yazan teoremi de inceleme boşuna, anlamazsın zaten..."

26 Aralık 2012 Çarşamba

ODTÜ- KEDİ CİĞER SORUNU



Adını bizim bile duymadığımız üniversitelerin rektörleri ODTÜ yönetimini kınamış. Böylece varlıklarını duyurmuş oldular. Helal olsun hepsine!..

 Aynı zamanda  başbakanınzüne de girmiş oldular. Bir taşla iki kuş vurmak böyle bilim insanlarının (!) başarabileceği bir iştir sonunda. Bizim gibi normal yurttaşlar bunu yapamaz; yüzümüz kızarır , utanırız, sıkılırız...

Hatırlarsanız birara  "türbana özgürlük" bildirisine imza atmışlardı da; hepsi birer birer hak ettikleri(!) koltuklara yerleştirilmişti. Makam kapmanın yolunu yöntemini onlardan iyi kim bilebilir ki...

ODTÜ dünya üniversiteleri arasında ilk yüze girermiş, kimin umurunda? Bilim dünyasındaki saygınlıkları kimilerinin sinirine dokunuyor anlaşılan;  fırsatı ganimete dönüştürmeye çalışmışlar. Başarı diye ben buna derim.  

Normal yollardan ODTÜ'ye girmek onlar için hayalden de öte bir durum, ne yapsınlar? Hani "Kedi uzanamadığı ciğere murdar dermiş." ya bunlarınki de o hesap... 

Fotoğrafın ne ilgisi var derseniz, bir kez daha dikkatli bakın lütfen...

 Çocuklarınız ODTÜ, BÜ gibi  saygın üniversitelere girsinler diye uğraşmayın; benim yaptığım hataya düşmeyin.

"Kul olayım kalem tutan ellere..." artık şarkılarda kaldı. O devir çoktan bitti. Şimdi tek yapacağınız iş nasıl olursa olsun böyle bir fotoğrafta yer kapmak olmalı. Ondan sonra yürü ya "kul"um, sizi tutana aşk olsun. Benden söylemesi... 

  

18 Aralık 2012 Salı

DEVİR

"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü;
 akıl çağıydı, budalalık çağıydı;
 inanç çağıydı, kuşku çağıydı;
 ışık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi;
 umut baharıydı, üzüntü kışıydı; 
önümüzde her şey vardı; önümüzde hiçbir şey yoktu;
 hepimiz dosdoğru cennete gidecektik, hepimiz dosdoğru öbür tarafa gidecektik...

 Kısacası, devir öylesine şimdikine benziyordu ki, en gürültücü yetkililerden kimisi onun iyi, ya da kötü olma derecesinin ancak "en iyi", ya da "en kötü" olarak kabul edilebileceğinde ayak dirediler...

İngiltere tahtında koca çeneli bir kralla çirkin yüzlü bir kraliçe vardı; Fransa tahtında koca çeneli bir kralla güzel yüzlü bir kraliçe vardı."

Charles Dıckens "İki Şehrin Hikayesi" adlı eserine böyle başlar. "İki şehir" Londra ve Paris'tir. Olaylar bu iki şehirde yaşayan insanlarla ilgilidir.  1789 Fransız Devrimi öncesi ve sonraki zaman dilimini kapsar. Adalet ayaklar altındadır. On sekizinci yüzyıldır sözü edilen devir. Çok canlar yanmıştır. 

 Fransız İhtilali "Yeni Çağ"ın sonunu, "Yakın Çağ"ın başlangıcını getirmiştir tüm dünya düzenine..

Bugün 18 Aralık 2012, yeni yıla girmemize çok az kaldı. Yirmi birinci yüzyılın on ikinci yılı da geride kalmak üzere...

21 Aralık'ta kıyamet kopacakmış(!) Dünyayı bilmem ama uzun süredir kıyamet kopmuyor mu bu ülkede? 

Şu halimize bakar mısınız? 

4 Aralık 2012 Salı

MEKTUPLAR: BABALAR VE KIZLARI (İMZA KIZIN)

MEKTUPLAR: BABALAR VE KIZLARI (İMZA KIZIN)

1 Aralık 2012 Cumartesi

O GÜN BUGÜN

İlk padişah Sultan Osman
Sultan Osman'dan
Kalmış bize yadiğar bu vatan
İleri ileri arş ileri
İran seferi Bağdat seferi Girit seferi
Estergon kalesi bre dilber aman
Niş Kosova Çaldıran
Altım topak üstüm yaprak
İleri ileri arş ileri
Kırım seferi Rus seferi Irak seferi
İleri ileri
Pasarofça Karlofça Kaynarca
Kaynarca Pasarofça Karlofça
Karlofça Pasarofça
İleri be kardeşim ileri
İnebahtı Pireveze Pilevne
Ilgıt ılgıt kanım damlar çimene
İleri ileri
Mısır seferi Yemen seferi Kanal seferi
Tanzimat Meşrutiyet Cumhuriyet
Dayan hey dizlerim dayan
Viyana Sevr Lozan
Ve dünya kadar nutuk
Ve dünya kadar ferman

Yine köylümüzün elinde kara saban
Yine halkımız yarı aç yarı tok
Perişan

 (Oktay Rifat)

"İleri be kardeşim ileri..." İleri, dedikçe geri geri mi gidiyoruz ne?

Bir şiir daha paylaşmak istiyorum izninizle.  

İKİ SES  

Dışarıdan herkes: - Görmemiş ol, savuş! 
İçimden bir ses: - Konuş! Konuş! Konuş! 

Dışarıdan herkes: - Böyle uslu, yavaş...
İçimden bir ses: - Savaş! Savaş! Savaş!

Dışarıdan herkes: -Tıkırında işin...
İçimden bir ses: -Düşün! Düşün! Düşün!

Dışarıdan herkes: -Bugüne uy, barın...
İçimden bir ses: - Yarın! Yarın! Yarın!..

(Behçet Kemal Çağlar)

HERKESE İYİ HAFTA SONLARI
ÇOCUKLARIMIZIN AYDINLIK YARINLARI OLSUN...

30 Kasım 2012 Cuma

MASAK

Masak: Mali İşleri Araştırma Kurulu...

Adı üstünde, soracak soruşturacak, araştıracak,  bilgiye ulaşacak, toplumu doğru bilgilendirecek.
Hangi alanda? Mali alanda, yani akçeli işlerde... 

12 Eylül 1980:

Çalkantılı tarihimizin dönüm noktalarından biriydi. Öncesinde ülke kan gölüne dönmüştü, döndürülmüştü. 
Emir komuta zinciri altında, "Amerika'nın bizim çocuklar" dediği beş general, yönetime el koyduğunu açıkladı. Sıkı yönetim ilan edildi, halk derin bir nefes aldı. 1982 yılında yeni Anayasa yapıldı. Benim "Hayır" diye oy verdiğim Anayasa % 92 "Evet" oyuyla kabul edildi halkımız tarafından. Bu arada Kenan Evren  Cumhurbaşkanı seçildi...
Daha sonrasında Turgut Özal dört eğilimi birleştirdim diyerek Başbakan oldu.
Acılar bitti mi?  Ne gezer. Sıkıyönetim mahkemeleriyle gencecik fidanlar acımasızca kırıldı, ölümler, işkenceler tarihin kanlı sayfalarındaki yerini aldı. 24 Ocak1980'de Özal'ın hazırladığı  kararlar darbecilerin desteğiyle rahatça uygulandı. Serbest piyasa ekonomisiyle halk ve emekçiler ezildi, yeni türedi zenginler yaratıldı. Faiz patladı. Bankerler, bankalar halkın üç kuruşluk birikintisini bile iç etti.Türk parasının değeri düşürüldü.

 "Benim memurum işini bilir!", "Ben zenginleri severim!" sözleriyle hırsızlık, arsızlık, dolandırıcılık,  rüşvetle de olsa ,zenginlik, yüce değer olarak camiden çıkmayan müslüman Başbakan Özal tarafından topluma şırınga edildi. "Star" Televizyonu o dönemde yasa dışı yayına başladı. Rahmetli Özal'ın oğlu Ahmet Özal da televizyona ortak oldu. Daha neler neler...

Geldik bu güne... Her alanda yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık söylentileri kulaktan kulağa anlatılıyor. "Asrın Davası" da denilen halkın paralarını din kisvesi altında dolandırdığı Alman mahkemeleri tarafından belgelerle kanıtlanan "Deniz Feneri" nin Türkiye'deki uzantılarının yargılanması davası galiba sürüyor. Davadan el çektirilen, suçlu diye topluma sunulan Cumhuriyet savcıları aklandı; ama görevlerine devam edemediler. Belki bir gün bu davanın sonucunu da görürüz.
Bu dönemde de bazı kişilerin çok çok zengin olduğu dedikoduları bazı gazete manşetlerini ve sosyal medyayı süslemeye devam ediyor.Toki, gemicik,İsviçre bankalarındaki hesaplar... Halk yine yoksul, yine eziliyor, yine işsiz... Yardıma muhtaç, borçlu yaşayıp gidiyor. Korka korka, gizli gizli konuşuyor bütün bu dedikoduları. Ağız torba değil ki büzesin...

Aslında bütün bunları yazmama neden başlıkta da belirttiğim MASAK'ın hazılayıp medyaya da servis ettiği rapor(!)..

Hani 'Yiğidi öldür, ama hakkını yeme.' der atalarımız. Şimdi (güya) 12 Eylül yargılanıyor ya, mal varlıklarını araştırma görevi de Mali İşleri Araştırma birimine (MASAK)verilmiş. Onlar da titiz çalışmalar(!) sonucunda rapor hazırlamışlar. Tüm televizyon kanallarımızda, gazetelerimizde ,kınayan yorumlarla, halka duyuruldu. (BAKINIZ)

Sonra ne mi oldu? Paşaların suçlanan yakınları belgeleriyle ortaya çıkıp korkunç yanlışı gözümüzün içine soktular. Ben çok utandım kendi adıma. Çünkü eşime, "Ooo şunların yaptığına bak, eski gelinlerine bile..." diye başlayan cümleler kurdum. Kim bilir kaç kişi küfür etmiştir duyurulan mal varlıklarıyla ilgili bu kişilere...

Oysa 169 yazlık dairesi var denilen kişinin, bir tane yazlığı var ve onun da numarası 16/9... 16/9 olmuş mu 169 sehven
"28 Blok üzerine 242 dairesi var!" dedikleri kişinin askeri lojman olan burada bir tek dairesi olduğu ortaya çıkıyor. "Sehven" öyle demiş MASAK görevlileri!.. 
Diğerlerinde de sehvenlikler aynı karalamalarla dolu. 

Daha önce de "sehven" telefona yüklemeler yapılmıştı polisler tarafından hatırlarsınız. Mehmet Ali Çelebi, gözaltına alınınca telefonu alınmış ve hizbullahın telefonlarının tamamı bir saniyede yüklenivermişti nasılsa...Sehvenlik örnekleri bu dönemde tavan yaptı nedense...

Son söz... Bu kadar büyük hatayı neden, nasıl yaptığı sorulur, sorgulanır mı bilmiyorum. Belki de MASAK görevine devam eder. Acaba diyorum bugünkü zenginleri de araştırıp kamuoyunu bilgilendirebilirler mi? Bence aklanmak iyidir. Yoksa halkın ağzı torba değil ki büzesin...                 

28 Kasım 2012 Çarşamba

MUHTEŞEM İNSANLAR

Belki de şimdiye değin duymadığınız bir sözcüktür "Şlam". Oysa buralarda çok bilinen bir şeyin adıdır.
 Kömür; maden ocaklarından çıkarıldıktan sonra kömür yıkama tesislerinde (lavuar) yıkanır, ondan sonra kullanıma sunulur. Şlam işte yıkama sonucu suyla akıp giden kömür tozudur, çamurlaşır akar, simsiyah birikintiler oluşturur. Yağlı karadır. Ama yüz karası gibi değildir; yıkayınca çıkar.
Ve kadın erkek çoluk çocuk ekmek parası için bunları süzer, torbalara doldurur. Yakar mı satar mı bilmem, ama yaşama tutunmaya çalışır. Çalmaz çırpmaz, çalışır çabalar; bilir ekmek aslanın ağzındadır. Ölmez madenciler gibi hiç olmazsa, gökyüzünü görür yorgunluktan soluklanırken...

Vee akşam da oturur "Muhteşem Yüzyıl"ı izler. 

Birisi buna kızar: "Kaldırın  diziyi yoksa!.." Niye kızdığını anlayamaz muhteşem insanlar. 

"En az üç çocuk!" dediğinde sözüne uymuşlar, iki de fazlasıyla beş çocuk yapmışlardı. 
"Kürtaj olmayacaksınız, sezeryan mezaryan yok, ona göre!" Peki demişlerdi. 

Şimdi çocukları doyurmak için çırpınıp durmaktadırlar. İyi kötü okul formalarını da almışlar. Büyüyen çocuğun forması kardeşine uymuş, kimse de farkına varmamış yoksulluklarının. 

Şu serbest kıyafet de neyin nesi diyemeden kara kara düşünmeye başlamışlar.Haftada beş gün okula gidecekler. Her gün aynı kıyafet olmaz artık. Beş günde beş çocuk için bir kıyafet yirmi beş kıyafet eder. Hadi iki günde bir kıyafet değiştirsinler desek on kıyafet gel de çık işin içinden...

Bu çocuklar büyüyecek.Çoğu iş bulamayacak. Belki bazıları öğretmen olacak. Atanamayacak..."Öğretmenler Günü"nde parkta sabahlayacaklar da sesini duyan olmayacak.
Amaaan, bana ne ya! 
Gitsin imam olsunlar, me olsunlar, yandaş olsunlar, candaş olsunlar,Çamlıca'ya yapılacak eeeennn büyyyyük caminin inşaatında çalışsınlar, askere gitsinler...
 Asker diyince de Ortadoğu kaynıyormuş, işler Arapsaçına dönmüş, petroitler gelip ülkemize kurulmuş, yurtta savaş, dünyada savaş havası oluşmuş, kim kimle kimi çekiştiriyormuş, iyice karışmış. PKK'lı Şemdin Sakık tanık, Genel Kurmay Eski Başkanı ve komutanlar sanık yapılmış. Gazeteciler, yazarlar tutuklandıkları hücrelerde uslu durmayıp kitap üstüne kitap yazıyorlarmış.Mahkemeler ne yapacaklarını şaşırmış!

Herkes her derdini bırakmış bekliyor. "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin sonu ne olacak? Diğer sanatçılara, televizyonculara, gazetecilere ne olduysa aynısı olacak.Ayar verilecek ki kimse yirmi birinci yüzyılın bu muhteşem insanları ne yer, ne içer, nasıl yaşar diye sormasın, soruşturmasın, uyandırmasın. Bilirler ki onlar uyursa kendileri büyüyecek...

Okul değil, cami yapılacak! Hem de ennnnn büyüğünden... Okullar tıkış tıkışmış, camilerde saf tutanlar üç sırayı geçmiyormuş kimin umurunda?

 Her güzel şey gibi Yesari Asım Aksoy'un hicaz bestesi de mazide kalacak anlaşılan. 

"Sazlar çalır Çamlıca'nın bahçelerinde/ Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde...

TEK TİP Mİ?
Daha önce de yazmıştım bu konuda.
Tarih:15 Nisan 2010 

16 Kasım 2012 Cuma

MARİFET



Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Itır misali
İsa misali
Yunus misali
Tonguç misali
Nazım misali

Bedri Rahmi Eyüboğlu

10 Kasım 2012 Cumartesi

ATAMIZI SAYGIYLA ANIYORUZ




Atatürk'ün sesinden türkü dinlemek ister misiniz?

BURADA


KARA BİR RÜZGAR
"Kara bir rüzgârdı üstünde bir yurdun,
Kara bir vicdan, kapkara.
Esip durdu hışım gibi, taun gibi,

Akla düşman, aydınlığa.

Kara bir rüzgârdı, kötücül, zalim,
Daha doğmadan söndüren tomurcuğu.
Genç kızın ergenlik düşüne düşman,
Bebek bakışındaki meraka.

Kara bir rüzgârdı, geçtiği her yerde
Zehirliyordu iyi ve canlı ne varsa,
Aydınlık uç vermesin diye,
O topraklarda bir daha.

Kara bir rüzgârdı, hiçbir şey,
Daha ölümcül olamazdı ondan,
İnsanın sapkınlığıydı çünkü,
İnsan görünümlü, insana düşman.

Kara bir rüzgârdı, can alıcı,
Yedeğinde cellatlar, mezbahalar, cezaevleri,
Buyruğunda kara büyü, kara ruh, kararmış adalet,
Elinde ölüm terazisi, cinayet kılıcı.

Kara bir rüzgârdı, esmekte hâlâ,
Karanlık saçarak, kötülük ve riya,
Gömmek için iskelet elleriyle
Bir ülkeyi dönüşsüz karanlığa.

(Ataol Behramoğlu)

9 Kasım 2012 Cuma

İSTANBULLU OLMAYA KARAR VERDİK

Alanya'dan döndük, üç gün evimizde kaldıktan sonra  İstanbul'a geldik. Bir haftadır Ali Ağaoğlu modunda ev ev dolaştık. Bu değil, bu da değil, bu hiç değil! 
Ne diyor Ağaoğlu: İnsanlar mutlu olsun konutları yapıyorum! Eee biz de insanız değil mi? Şu konutlardan biz de alalım dedik, baktık 1+1 (900 000)TL, diğerlerine bakmadık bile... 
 1+1'ler Keyif Konutuymuş! Eee para, bizler gibi, emeğiyle geçinenlerde yok ama birilerinde var, keyif çatacaklar doğal olarak. Bir evleri olacak, bir de gözlerden uzak keyif konutları... 
Aman boş verin, biz öyle böyle hep aynı yerdeyiz...
  Onlar çok kazanıp çok da kaybediyorlar. En önemlisi onurlarını.
Niceleri geldi geçti... 

Bu yoksul ülke "papatyaları", "prensleri", "oğulları", "kızları","damatlar","gelinleri", kuş gribi diyip "yumurtadan yağ çıkaranları" tarihin çöplüğüne atmadı mı? 
Deniz kumunu yıkamadan inşaatlarında kullandığını övünerek itiraf eden adamın evleri de keyfi de kendine kalsın dedik, ve biz aradığımızı Uğur Mumcu'da bulduk...

Anlayacağınız İstanbul'a yerleşmeye karar verdik. Gidip gelmekten yorgun düştük, "çocuklara yakın olalımda" karar kıldık. Bütçemize uygun, krediye uygun Kartal Uğur Mumcu'da site içinde (3+1) bir ev aldık. Umarım iyi olur. Gerçi taşınmamıza iki yıl var, eşim emekli olunca geleceğiz, ama şimdiden planlarımızı yapmaya başladık bile... Yeni evimizin karşısında Uğur Mumcu Kültür Merkezi var, bu bile beni mutlu ediyor... Artık hayırlısı diyeyim...

10 Kasım'da Anıtkabir'de olmayı çok istiyordum,ama gidemeyeceğim. Evin işlemleri pazartesiye kaldı, o nedenle ben de İstanbul'daki dostlarla el ele tutuşmaya gideceğim Atamızı anmak için...

İyilik, dostluk, güzellik, insanlık kazanacak biliyorum. Umutluyuz değil mi? Kötülükler er geç cezasını çektiriyor yapana... O günler de gelecek...



Not: Bu vatan nasıl kuruldu?
 Atatürk'ün Anlatımıyla
İşte O Müthiş Metin

 

29 Ekim 2012 Pazartesi

MEKTUPLAR: EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN / HEPİMİZ ATATÜRK'ÜZ

MEKTUPLAR: EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN / HEPİMİZ ATATÜRK'ÜZ

24 Ekim 2012 Çarşamba

BAYRAMLARIMIZ BAYRAM GİBİ OLSUN

Kurban Bayramını kutlamak için Alanya'ya babama geldim.
29 Ekim'de Cumhuriyet Bayramımızı kutlamak için Ankara'ya Ata'mıza gideceğim.
30 Ekim'de yuvamda olacağım kısmetse...

Yalansız, dolansız, yasaksız günlerde sevgiyle kucaklaşmanın tadına varacağımız bayramlara ulaşmamız dileğiyle sevgilerimi gönderiyorum tüm dostlara...   

18 Ekim 2012 Perşembe

HAKİM BEY

ŞİKAYETİM VAR

SUSSAN OLMUYOR
SUSMASAN OLMAZ...

WarhaWk: eğer milli duygularımız buna izin veriyorsa, ben bu milletten değilim...

WarhaWk: eğer milli duygularımız buna izin veriyorsa, ben bu milletten değilim...

16 Ekim 2012 Salı

WarhaWk: DİKKAT- 40 DAKİKANIZI AYIRIR MISINIZ?

WarhaWk: DİKKAT- 40 DAKİKANIZI AYIRIR MISINIZ?

4 Ekim 2012 Perşembe

SURİYE'YLE SAVAŞA HAYIR

Bu kimin savaşı? Kim için, ne için savaşacağız? Neden savaşacağız? Bile bile lades mi diyeceğiz? Hayır, bin kez hayır...

Bizi Savaşa bulaştırmak için bin türlü oyun oynanıyor uzun süredir, herkes farkında... Sonunda bu duruma getirdiler.  Sebep olanlar, çapulcularla gurur duyanlar gitsin cepheye, bedeli neyse ödesinler. Biz "Yurtta barış dünyada barış" istiyoruz.

 Hayır, Tezkereye de Savaşa da Hayır diyoruz...

2 Ekim 2012 Salı

HOŞGELDİM

Uzun yolculuklarda sık sık mola vermeyi severim ben. Hele yol kenarlarında o yörenin ürünlerini satanları gördükçe durup tek tek inceleme isteği duyarım. Alışverişi sevmeyen ben böyle zamanlarda alışveriş delisi olurum. 

Eşim tam tersi davranış sergiler direksiyon başında. Her mola hızımı kesiyor, ilgimi dağıtıyor diyor; olabildiğince az moladan yana. Aradan sonra yeniden başlamak zor geliyormuş sürücüye. Haklı galiba... 

Yazmak da uzun soluklu bir yolculuk değil mi? Yazdıkça yazası geliyor insanın; ara verince yeniden başlamak kolay olmuyor işte...

 Pazar akşamı döndük tatilden, blogumu özlemişim, blog doslarımı özlemişim. Yazacağım, paylaşmak istediğim ne çok şey birikmiş ama nereden, nasıl başlayacağımı bilemedim. Önce merak ettiklerimi okumaya karar verdim. İyi ki öyle yapmışım.Yoksa çok şey kaçıracakmışım...

Gülsen öğretmenimizin "Yapraklar"ını, ağaçlarını sevdim, meyvelerinden tattım; Ali Zafer Sapçı'nın "Briç Oyunu" blogunda Hasan Hüseyin'in "Demedim ki" şiirini okudum.
 Gökçedeniz'de Atol Behramoğlu'nun "Ne Çok Hain" adlı yeni şiirini  Cumhuriyet gazetesinden sonra  ikinci kez orada okudum aynı zevkle... 
 "Okuyamazsın" blogunda Gülen'in  hastalıklarına üzülürken hüzünle neşeyi birlikte harmanladığını gördüm; İçimdeki Yolculuk'ta Funda'nın kaybettiği bebeğine yandım. 
Evrenin Dünyası'nda  "Kendini Sevmiyorsun sen, çünkü kendine zaman ayırmıyorsun" cümlesinde kendimi buldum. 
 "Bu şehirdeki en büyük suç, neden bir çocuğun çıplak ayakları değildir ki?" sorusu yüzüme bir kamçı gibi çarptı Parpali'nin "Başka Türlü Bir Şey" blogunda. Kendimi Lalenin Bahçesine zor attım. 
Sahibine Mektuplar'da Fuat'la annesini kucaklamak istedim... 
"Jivago" adlı blog sahibi Mehmet beyin kedilerini okşadım, hayvan haklarını gündeme taşıyan oğlu Tolgaya ve aynı duyarlılıkta "Özgür Anne" adlı blogundaki duyurusu için kızıma ayrı ayrı teşekkürlerimi gönderdim sessizce... 
Mehmet Bilgehan Merki'nin blogundan Üsküp'e uzandım; Asortik Krep'in dediği gibi "Göller de kuşlar da hep var olmalı, olması için ne gerekiyorsa yapılmalı dedim ben de. Şarkılar, türküler çınlamalı yurdumun her köşesinde...
 Hastalar şifa bulmalı dileklerimle üstünü örttüğüm "Öykü" nün blogundan parmaklarımın ucunda  yürüyerek sessizce çıktım. 
"Elif'in Terazisi"ne de çok geçmiş olsun diyorum eşiyle birlikte sağlık diliyorum zor günler geçirmişler anlaşılan...

Zor günler geçiriyoruz aslında hep birlikte değil mi? 

"Sevgili Dünlük" yazmış, dizi dizi Mehmetler bayrağa sarılı  uyuyorlar blogunda biz uyanalım diye, ama bilmem ki uyanabilir miyiz? Annesi duygularımıza tercüman olmuş doğrusu, bakın ne demiş. "Bugün çok sevinçliyim; şehit haberi gelmedi çünkü!... 
"Kırmızı Günlük" Beenmaya'nın zamanla, kendisiyle, insanlıkla hesaplaşması; "Esinti Penceresi" nde ise şarkılar devam ediyor yine...
 "Hoşgeldiniz" diyen Çınar'da yitirdiğimiz yeri doldurulmazlardan Sevgili Neşat Ertaş'ımızla ilgili abuk sabuk laf edenlere verdiği cevabı okudum. Kişiler gelip geçer, sanatçılar ve onların eserleri dünya var oldukça yaşar. Türküler, türkülerimiz ana sütü gibi ak tertemiz türkülerimizi susturamayacaklar merak etmeyin siz...

 Şimdilik bu kadar...

  Siz Neşet Ertaş'ın dizelerini okuyun, fotoğraftaki Ela Yağmur'un  lokmalarından atıştırın; ben de diğer blogları dolaşmaya gideyim izninizle... 

" Ne söyleyeyim şu dünyanın halına
Dağlar ayrı ayrı çöl ayrı ayrı
Şu insanlar bölüşmüşler dünyayı
Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı

İnsanlık gastine silah yapılmış
Belli insan kötülüğe kapılmış
Tetikler çekilmiş atom atılmış
Tetik ayrı ayrı el ayrı ayrı"

Aranıza hoşgeldim... 


NOT:LÜTFEN OKUYUNUZ:
MEHMET
Sevgili Dünlük yazmış...


10 Ağustos 2012 Cuma

"YÜREĞİNDEKİ SEVGİ HEEEEEY DOST!"

"Yüreğindeki sevgi,
Sana kadar mı?
Yoksa evine, akrabana kadar mı?
Taşar mı fakir sokaklara,
Taşmaz mı?"

Henüz 20 yaşında, 1992 doğumlu... Çocuk diyeceğim, diyemiyorum. Hıçkırıklar boğazımı düğümlerken gördüm onları üç çift göz şaşkın şaşkın bakıyordu kameralara... Biri henüz altı aylık, bebek gözleri babasını bir iki kez ancak görebilmiş ; diğeri abi, iki yaşında; annelerinin yaşını bilemedim; kucağında çocukları olmasa bildiğin çocuk o da... Babalarını bugün ebedi yolculuğuna uğurlayacaklar. Er Özkan Ateş Foça'daki hain saldırıda şehit düşmüş,  iki çocuk babası, henüz yirmi yaşında...

"Yüreğindeki sevgi,
Irk kadar, din kadar mı?
Sarı mı? Ak mı? Kara mı?"

Eski bir öğrencim ileti göndermiş:  "iki gün önce gece, hürriyetin internet sayfasında üç askerimizin kaçırıldığı yazdı, sabah kalktığımda o haber yoktu, hiçbir gazetede göremedim. gerçekten hiçbirimiz uyuyamıyoruz fakat elimizden hiçbişey gelmiyor.
  Haberde Urfadan Trabzona izne giden otobüste 3 askerin kaçırıldığı yazıyordu..kimseler görmeden kaldıttırıldı demek ki..nereye gidiyoruz bilmiyorum hocam, benim içim acıyor, ülkemizde bunca şey yaşanırken ne uyuyabiliyoruz nede gönül rahatlığıyla huzurla nefes alabiliyoruz. hep burnumuzun ucunda bir sızı, boğazımızda bir düğüm.."

Bir şey diyemedim. Benim de burnumun direği sızlıyor, boğazım düğümleniyor, gönül rahatlığıyla huzurlu nefes alamıyorum...

İçte ve dışta bizi büyük bir kaosa sürüklemek isteyenler durmadan çalışıyor.Haritalar çizilmiş, yıllar öncesinden; planlar yapılmış; başkanlar, eşbaşkanlar seçilmiş; Ortadoğu'yu kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde dizayn ediyorlar. Direniyoruz, direneceğiz... 

"Yüreğindeki sevgi,
Halk kadar, memleket kadar mı?
Uzanır mı beş kıtaya,
Uzanmaz mı?"

Suriye'yle savaşalım; içte birbirimizi yiyelim diye her yol deneniyor. İnsanımızı Kürt, Türk diyerek; alevi sünni diyerek ayrıştırmaya çalışıyorlar. Oyuna gelecek miyiz? Kürtçülerin, dincilerin hain tuzaklarına düşecek miyiz? Okyanus ötesi kurulan tezgahlara yem mi olacağız?

  Savaşın eşiğine gelmiş durumdayız, böyle bir durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmayacak da ne zaman toplanacak söyler misiniz? Koskoca bir ulusun kaderi tek kişinin iki dudağı arasından çıkan sözlere mi bağlı olacak?

"Yüreğindeki sevgi,
Heeeey... dost,
Tariflere sığmaz mı!"

Güzel İzmir'e, İzmirlilere selam olsun, kendilerine yakışanı yine yaptılar. Yakında ben de İzmir'de olacağım.

  Ve ÜLKEMİZİN HER KÖŞESİNDE yüreğindeki sevgi kocaman olan; ırk, din, cins ayrımı yapmadan tüm insanları seven; insanlığın huzur ve mutluluğu için çalışanlara selam olsun.

Bugün ulusumuzun ölümü anlamına gelen Serv Anlaşmasının yıl dönümü...Dün nasıl yırtıp attıysak ulusumuzun ölüm fermanını ve Lozan'da yeniden dirilişimizi dosta düşmana gösterdiysek bugün de aynısını yapacağız. Kimsenin kuşkusu olmasın.  Atatürk aydınlığında yolumuza devam edeceğiz.

Zannetmeyiniz gücümüz bitti yorgunuz...
Zannetmeyiniz ki suskunuz...
Zannetmeyiniz artık yokuz...

Fırtına öncesi biz hep böyle durgunuz...


Not: Tırnak içindeki dizeler Arif Damar'ın "Ölçü" adlı şiirinden alıntıdır.    

8 Ağustos 2012 Çarşamba

KADIN BEDENİ KİMİN SORUNU?

Kadınlar, kadınlar, kadınlar... İnsan neslinin devamını sağlayan; çocuk doğuran, bunları besleyip büyüten kadınlarımız... İnsanlararası ilişkileri daha uyumlu ve yumuşak hale getiren, yani sevgi ve şefkat köprüleri kuran kadınlar...    Doğdukları andan başlayarak giyinişleri,oturup kalkmaları, yürüyüşleri, gülüp konuşmaları sınırlandırılmaya çalışılmış kadınlar... "Kutsal" diyerek bir kenara ötelemek istediğimiz, mümkünse evde oturmasını beklediğimiz, paraya ve iktidara el sürmeyen, her türlü sıkıntıya boyun eğen ezilmiş ve bağımlı olması istenen kadınlarımız... Kendi ahlak zafiyetlerimizi gizlemek için suçlu muamelesi yaptığımız kadınlar... Meydanlarda sesini duyurmaya çalışan kadınlar...

Toplumsal düzeni sağlamak için yola çıkanların ilk hedefi kadınlar oluyor nedense? Kadın bedenini ve cinsel kimliğini  denetim altına almaktan daha önemli sorunları yokmuş gibi...
Siz hiç doğum yaptınız mı? Ben yaptım hem de iki çeşidini de... Birincisi normal, ikincisi sezeryandı. Yani ikisini de biliyorum. Zorunlu olmadıkça kimse sezeryanla doğum yapmak istemez biliyor musunuz? İsterseniz bırakalım işin uzmanı karar versin, siz de enerjinizi anne ve çocuklarının yaşam kalitesini yükseltecek kendi sorumluluk alanlarınıza yöneltin. Daha doğru olmaz mı? 

Eminim kürtaj da yaptırmamışsınızdır, kürtaj yaptırmak için karar vermek zorunda da kalmamışsınızdır. Ben de kürtaj yaptırmadım, çok şükür böyle bir karar vermek zorunda da kalmadım. Ancak bu durumda kalan kadınların ne acılar yaşadığını sizden iyi anlayabilecek durumda olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.  Bak ne demişsiniz bu konuda:
 
"Sezeryanla doğumlara karşı bir başbakanım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz, ha doğduktan sonra öldürürsünüz hiçbir farkı yok." .
Ve ekliyorsunuz: " Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum. Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uluderedir."

Oldu mu ya? Kürtaj tıbbi bir konudur ve doktorla hastayı ilgilendirir. Oysa Uludere bir yönetim sorunudur, sizin görev alanınıza girer ve pek çok vatandaşın birilerinin hatası sonucu öldürülmesidir. Asıl cinayet budur ve sorumlularından hesap sorulmalıdır. 

Peki yüreklerimizi dağlayan şehit cenazeleri nedir? Bunun adına ne diyeceğiz, bunu neyle kıyaslayacağız? Ve eklesem, sizin hiç çocuğunuz şehit oldu mu?
 Ölüm acısını siz de yaşadınız. Yaşlı annenizi kaybettiğinizde nasıl etkilendiğinizi, mezar ziyaretlerinizi TV'ler naklen yansıttılar bize, hepimiz acınızı paylaştık. Evlat acısının hiçbir şeyle kıyaslanamayacağını da biliyoruz değil mi? Onun için konuşurken daha çok düşünmek zorundayız. Bence bilime, bilim insanlarına daha fazla önem vermeliyiz...     
Her tür hukuk, insanın bedeni ile kişiliğinin ayrılmaz bir bütün olduğunu ve insanın kendi bedeni ve kişiliği hakkında tek egemen özne olduğunu kabul eder. Bırakalım kadınlar kendi bedenleriyle ilgili kararı kendileri versin. Herkes bakabileceği sayıda çocuk sahibi olsun.

 Siz ülkenin her geçen gün büyüyen sorunlarını çözün, ulusal refahı yükseltin, herkese iş, aş verecek bir ortam yaratın; gerçek anlamında adil bir düzen kurun, huzuru sağlayın o zaman göreceksiniz aileler istediğinizden de çok çocuk yapacak...

7 Ağustos 2012 Salı

DAN DANA DAN DAN

Ankara da sıcaktı ama burası çok daha fena... Sıcakla birlikte nem insanın tüm gücünü tüketiyor. Kardeşim dizinden ameliyat oldu, menüsküs olmuş. Ankara'ya gidip döndüm. Şimdi iyi çok şükür...
Babamı getirecektim, istemedi. Ablamla Alanya'ya dönmeyi tercih etti. 83. yaşını kutladık hep birlikte canım babamın...

Yazmak istiyorum, ancak bilgisayarın başına oturuyorum, hemen vazgeçiyorum uzun zamandır. Yazacağım her şey anlamsız geliyor. Ülke gündemi çok can yakıyor. Şehitler şehitler şehitler... 20 yaşındaki gencecik çocuklar pis bir savaş yüzünden canından oluyor.
 Ülkeyi yönetenler cenaze namazında saf tutuyor, sonrasında unutup gidiyor. Tek dertleri kardeş kardeş makamları nasıl paylaşacaklarıyla ilgili... "Bak ben seni o koltuğa oturttum; şimdi sıra bende, öyle üzüldüm müzüldüm deme haaa!" Sanki babasının koltuğu ikram masasına konan...

 Polisler ölüyor. Birçoğu öğretmen olarak ya da başka bir mesleği yapmak için yetiştirilmiş çocuklar kendi alanlarında iş bulamadıkları için polis yapılmış! İş yok, ekmek parası işte... Ne dense yapmak zorunda, yoksa bir partilinin çocuğu onları tek sıraya dizdirebiliyor suçlu gibi. Aynı kişi polis kantinini de işletiyor babası sayesinde... Astığı astık kestiği kestik iktidar nimetlerini her alanda kullanıyor, memurlar kölesi sanki...

Adalet neydi, milletçe unuttuk... Katiller serbest, yurtseverler tutuklu...

Olimpiyatlara "Güle güle" gittik, herkesi kendimize güldürüyoruz, ağlaya ağlaya döneceğiz anlaşılan.  Şaşırdınız mı bu duruma? Ben hiç şaşırmadım. Neden mi?

Eyüp Belediyesi bir yarışma düzenlemiş haberiniz vardır belki... Ben TV'de izledim. Başkan konuşuyor, etrafında 6-7-8 yaşında çocuklar pırıl pırıl, iddialı, yarışa hazırlar... Çocuklara marka vermiş başkan, her gün namaza gelince markanın birini teslim ediyorlarmış. Bir ay sonra  eylül ayında statta tören düzenlenip ödül alanlar açıklanacakmış.Çocuk şenliği yapacakmış başkan! En çok namaz kılan çocuklar aileleriyle birlikte "umre"ye gönderilecekmiş. Diğer çocuklara da çeşitli armağanlar verilecekmiş. Başkan iş adamlarına çağrı yapıyor hediyeler için katkı verin, diyor. İş adamlarının kimisi gönüllü, kimisi korkudan yardım yapacaktır biliyorum.

Siz hiç spor yapan, sanatla ilgilenen, bilimsel çalışmalar yapan gençler için böyle bir çağrı duydunuz mu?  Olimpiyatlarda başarı  uzun soluklu çalışmalar sonucu gelir, ama biz rastgele topladığımız çocuklarla yola çıkıyor, Allah'ın izniyle, madalya toplayacağız, diyoruz. Çocuklardan kendi başarısızlıklarımızı görünmez kılmak, gözden kaçırmak için olağanüstü başarı bekliyoruz. Olacak iş mi bu? Allah'ın sopası yok, olan oluyor ders alan olmuyor.
 Ülkenin her yanı yangın yeriyken Suriye'ye savaş çığlıkları atılıyor,kim için, ne için savaşacağız? Bu savaşın gerçek yöneticileri kim? Suriye'den sonra sıra kime gelecek? Daha şimdiden kaç şehit verdik? Sınırlarımız yol geçen hanına döndü, gelen kim, giden kim belli değil. Sınır karakollarının durumu ortada...

Davulcu saatin zilini kuruyor, telefonunun alarımını  çalıştırıyor uyanmak için, biz aptalız ya, onun kadar olamıyoruz ya, her gece "dan dana dan dan" sesleriyle uyanmak zorunda bırakılıyoruz. Akşam yemeğini bedavaya getirmek isteyenler belediyelerin iftar sofralarına kuruluyor. Yiyin için saltanatım var benim... Emekçinin hakkını vermezsin olur biter, çalışanın canına okursun, nolacak? 

Güzel şeyler olsun diye dilekte bulunmak istiyordum, vazgeçtim. Bir büyük makam sahibimiz, "Güzel şeyler olacak!" demişti de olanları gördük hep birlikte. Sıfır sorundan sıfırı tüketme noktasına geldik ulusça. Sonumuz hayrola...