30 Aralık 2009 Çarşamba

BU GİDİŞLE YENİ YIL YAZISI YAZAMAYACAĞIM

"ÇOK GÜZEL ŞEYLER OLACAK " demişti.

OLANLARI GÖRDÜK...

Şimdi de:

"GELECEĞİMİZ ÇOK PARLAK OLACAK" dedi.


İNANDINIZ MI?


*Okuyun, kararınızı verin. YALÇIN KÜÇÜK anlatıyor. TIKLAYIN LÜTFEN...

* *Bir de şunu okuyun.

***KAMER GENÇ'e de bir TIK...


NOT: Gözaltına alınan askerler serbest bırakıldı. Ancak suç unsuru kağıttan hala bir haber alamadık. Askere yutturamadıkları kağıdı kim yuttu? KAĞIDIN AKİBETİNDEN ENDİŞE EDİYORUM. BİLENLERİN İNSANİYET NAMINA...

29 Aralık 2009 Salı

SAVAŞMA SEVİŞ



Sizi bilmem ama ben çok film izledim. Hatta çocuklarım bile şaştı bu işe... Beni eğlendirmek için film izletmek istediklerinde önerdikleri pek çok filmi gördüğüm çıktı ortaya...

Neyse efendim, diyeceğim şu:

Filmin en heyecanlı sahnesini gözünüzün önüne getirin.

Filmin kahramanları içerde, çeşitli planlar yapıyorlar! Kimlerin başına, ne çorap örelimin ya da birilerin başına çuval geçirelim de köşeyi dönelimin hesapları yapılıyor. Anlayacağınız kendi çıkarlarına engel gördükleri kişilere tuzak hazırlamanın peşindeler!

Dışarda, evden biraz uzak köşede bir araba park etmiş durumda. Arabanın içinde
iki kişi (biri erkek, biri dişi) suçluları yakalamak için görevlendirildikleri için pusuya yatmış bekliyor. Gözleri, kulakları o evde...

Evdekiler gizli dümenler peşinde oldukları için kapıda izbandot gibi korumalar kuş uçurtmuyor!

Tam da o sırada içlerinden biri park halindeki arabayı farkediyor, elindeki fenerin kirli ışığıyla arabaya yöneliyor...

Tehlike büyük, arabadakiler ne yapsın? Hemen klasik yönteme başvuruyorlar. Ne sihirdir ne keramet diyip el çabukluğuyla soyunup sevişmeye başlıyorlar!

Koruma bakıyor ki arabanın içinde çırılçıplak iki kişi sarmaş dolaş sevişiyor. Zavallı koruma, savaşmaktan unuttuğu bu sahne karşısında bunalıma giriyor.
Başına kendi silahını dayayıp " Kafama sıkar giderim!", şarkısını söyleye söyleye terk-i diyar ediyor!

Herkes korumanın başına üşüşüyor. Bizim gizli görevliler suç üstü yapamasalar bile, suçluların günyüzüne çıkmasını sağlayarak oradan ayrılıyorlar. Kuşku tohumları herkesin yüreğine düşüyor... Suçlular panik halinde oraya buraya saldırıyor. Kendi suçlarını gözden kaçırma telaşı içinde suçsuz insanları karalamak için delil yaratma peşine düşüyor.

Oysa ok yaydan çıkmış, korku da kuşku da dağları aşmıştır. Filmin sonunda gerçek suçlular kendi kazdıkları kuyuya düşüyor, adaletin pençesine düşüyor...

Doğru söyleyin. İzlediğiniz filmlerde buna benzer sahneye denk gelmediniz mi?

***

Yeni yılda savaşlar son bulsun. Herkes sevdikleriyle buluşsun. Sevgi tohumları düşsün yüreklere...

Hırsın gözü kör olsun. Toplumun huzurunu bozan aç gözlülerin gözünü toprak doyursun. Tüm "köstebekler" kendi kazdıkları çukurlarda boğulsun.

27 Aralık 2009 Pazar

ÇIĞLIĞIMA SES VERİN

Son günlerde her yerde pis kokulu olaylar yaşanıyor. Haberciler hangisine yetişeceğini şaşırıyor. Herkes birbirine kızgın, öfkeli, şaşkın, tedirgin...

Ancak bir tanesi var ki tüm toplumu ayağa kaldıracak kadar önemli. Kimseden ses çıkmıyor.

Sevgili dostlar, aydınlar, yurtseverler, CHP, MHP ve hatta AKP'de olan ulusunun geleceğini düşünenler; doktorlar, mühendisler, öğretmenler, öğrenciler, memurlar, işçiler, işsizler , savcılar, avukatlar, polisler , gazeteciler; Türkler, Kürtler, Aleviler tehlike kapıya dayandı, görmüyor musunuz? Bizi birbirimize kırdıracaklar...

Ne dedi, Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran, trafik polisleriyle tartışırken:

POLİSİN İÇİNDE ÇETELER VAR!

Ben korkmaya başladım dostlarım, ciddi ciddi korkmaya başladım. Aklıma İran'da yaşananlar geliyor. İran'dan kaçan Felsefe öğretmeninin anlattıkları geliyor. Korkuyorum, endişe içindeyim. İsterseniz paranoyak diyin, isterseniz saçmalık diyin, son aşamaya geldik diye düşünüyorum. Tehlike çok büyük. Tehdit altında hissediyorum. İçerden kuşatılıyoruz gibi geliyor bana.

Aslında herkes bunu biliyordu, ama kimse açık açık dile getirmiyordu. Fethullahçı polislerin olduğunu da itiraf etti iktidar milletvekili. Dürüstçe, mertçe söyledi, gerçi anladığım kadarıyla o Fethullahçı polislerden yana, suçladığı Fethullahçı olmayanlar... Televizyonda (NTV 19.00 Haberlerinde? 25Aralık2009 ) Emniyetin içinde çeteler var, bütün bu olayları onlar yapıyor, dedi. Ve şunu da ekledi: Soruşturma açılsın, açık açık söyleyemediğim tüm bilgileri orada söylerim.

Ve durum bu merkezdeyken AKP HÜKÜMETİ ne için uğraşıyor?

İÇİNDE ÇETELERİN ÇARPIŞTI, KENDİ MİLLETVEKİLLERİ TARAFINDAN SÖYLENEN, POLİSLERE AĞIR SAVAŞ SİLAHLARI ALMA YETKİSİ VERMEK İSTİYOR, BUNUN İÇİN DE ORDUYLA TERS DÜŞÜYOR.

NEDEN?

Polislerimiz bu ağır savaş silahlarını kime karşı kullanacak sorusunun yanıtı boşlukta kalıyor. Polisler iç güvenlikten sorumlu değil mi? Neden onlara savaşta askerlerin kullandığı ağır silahlardan verilmek isteniyor ki...

SAVAŞINIZ KİMİNLE?

Her gün sahte belgelerle TÜRK ORDUSU etkisizleştirilmeye çalışılırken, İçinde çetelerin olduğu söylenen POLİSE AĞIR SAVAŞ SİLAHLLARI alacağız , demenin anlamını birinin çok acele açıklaması lazım! Aklı başında polisleri etkisizleştirmek hiç de zor değil onlar için. Orduya yapılanları da film gibi izliyoruz ekranlardan.

Ordu güçsüzleştirilirken polis güçlendiriliyor... Neden?

Korkun, siz de korkun; kendiniz için korkun, çocuklarınız için korkun ve sesinizi çıkarın. Tepki gösterin. İstemediğinizi belirtin. Sesimizi, çığlığımızı duysunlar.

Polise ve MİT'e SAVAŞ SİLAHLARI ALMA YETKİSİ verecek yasanın çıkmasına şiddetle karşıyım. Siz de karşıysanız lütfen ses verin. Sadece "ben de" diyin, yeter.

Aydınlık bir ülkede, insanca yaşamak isteyen, yurtsever, emekli bir öğretmen olarak bunu bir görev olarak, ulusuma duyduğum bir borç olarak yapıyorum.
Dilerim korkularım yersizdir, yanılıyor olmayı gerçekten çok istiyorum.



not: Lütfen aşağıdaki yazıyı da okuyun:

İran'a Şeriat Nasıl Gelmişti(Soner Yalçın)

DEVRAN AMCA


Devran Amca da kim, dediğinizi duyar gibiyim. Devran Amca bir düş satıcısı... Zonguldak'ın giderek büyüyen oyuncak mağazasının adı bu...

Devran Amca'ya yıllar oldu uğramayalı. Oysa eskiden sık sık giderdim, yanımda çocuklarımla. Onlar kadar, belki onlardan da fazla severdim burayı. Sonra çocuklar büyüdü, sırayla üniversite yolcusu oldu. Ben de unuttum gitti Devran Amcamızı!

Şimdi yeniden geldi, gündemimize oturdu. Yarın gideceğim Devran Amca'ya! Bu beni inanılmaz heyecanlandırıyor...

Hani hepimizin bildiği Affan Dede'si vardır ya Cahit Sıtkının, onun gibi bir şey...

"Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden,
Haberim yok olup bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıp zıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horozşekerim.

Şiirin adı "ÇOCUKLUK" .

Çocuk muyuz? Ahh keşke çocuk olsak! Onlar kadar saf, onlar kadar doğal, onlar kadar masum olabilsek! Görmesek, duymasak, bilmesek, yaşamasak çirkinlikleri... Korkmadan, ürkmeden açıklayabilsek duygu ve düşüncelerimizi!

(Cuma günü bir yazı yazdım, korktum, gerçek anlamıyla korktum; yayınlayamadım. Cumartesi günümü aynı endişelerle geçirdim, pazarı da sanırım öyle geçireceğim. Bakalım belki yayınlarım diğer blogumda. Ama şimdi bu konuya girmeyeceğim, sadece haberleri dikkatle izliyorum. Ülkem adına endişelerim var.)

Ben yarın çocukluğuma döneceğim. Torunuma oyuncak seçmek için Devran Amca'nın yoluna düşeceğim. Tek tek elleyeceğim tüm oyuncakları, düşler kuracağım:

Ülkemin tüm çocuklarının mutlu, sağlıklı, gönlünce yaşayacağı bir gelecek süsleyecek düşlerimi. İnsana yaraşır bir dünya dileceğim tüm insanlığa. Savaşlardan, kinden, kavgadan uzak mutlu insanların yaşdığı bir dünya yaratmak için güç birliği içinde çalışan insanları hayal edeceğim. Ben bir günlük de olsa çocuk olacağım...

31 Aralık'ta hem yeni bir yıla gireceğiz, hem de biricik torunumun "Birinci Doğum Günü" nü kutlayacağız. O artık bir yaşında bir çocuk! Tüm çocuklarla birlikte Yağmur'umun da çok mutlu, çok sağlıklı, çok başarılı olmasını diliyorum. O'nu çok seviyorum. Güzel bir dünyada gönüllerince yaşamalarını istiyorum.

Sevgili dostlarım, biliyorum sizlere yeterince zaman ayıramadım, ama gönlüm hep sizlerleydi inanın. Sizleri seviyorum. Hepinizin yeni yılını kutluyorum. Daha nice güzel yıllarda, sevinçlerimizi, mutluluklarımızı paylaşmak dileğiyle...



Not: FaceBlog için yazdım bu yazıyı, sonra buraya da almaya karar verdim. Sevgilerimle.

25 Aralık 2009 Cuma

KURTULDUK (MU) EŞEKLİKTEN?



GENE Mİ ÜZDÜN ANNENİ


Nasrettin Hoca pazardan
Bir eşek satın aldı
Evine götürürken
Yedeğinde çekti onu
Binmeye kıyamadı

Hoca yola çıkarken
Hırsızlar gördü onu
Peşine takıldılar
Eşeğini çalmak için
Güzel bir plan yaptılar

Issız bir yere gelince
Hırsızlardan birisi
Anadan doğma soyundu
Çıkardı eşeğin yularını
Taktı kendi boynuna
Ellerini yere koyup
Eşek gibi yürüdü
Hocanın ardı sıra

Hoca sevine sevine
Akşam ulaşınca evine
Dönüp arkasına baktı
Gördü ki ne görsün
Eşek diye getirdiği
Çıplak bir adamdı

Çıkıştı adama Hoca
Sordu sen kimsin diye
Ben mi dedi çıplak adam
Başından geçenleri
Anlattı ezile büzüle:

Ben küçükken
Yaramaz bir çocuktum
Benzemezdim kimseye
Tanrı beni eşek yaptı
Annemi üzdüm diye

Öptü Hoca'nın elini
Çok sağol efendim dedi
Tanrı razı olsun senden
Sen beni satın alınca
Yeniden insan oldum
Kurtuldum eşeklikten

Yuları boynundan çıkarıp
Hırsızı bırakırken
Sıkı tembih etti Hoca
Haydi git güle güle
Bu sana bir ders olsun
Bir daha anneni üzme

Hocamız ertesi hafta
Yeni bir eşek için
Bir daha gitti pazara
Çaldırdığı eşeğe rastladı
Kimseye duyurmadan
Kulağına fısıldadı:

Seni yaramaz seni
Gene mi üzdün anneni
Sen bu yolda gidersen
Kurtulamazsın eşeklikten

(Ali Yüce)



24 Aralık 2009 Perşembe

ÖNCE KURBANIN DERİSİNİ ŞİMDİ ARTIK HEPİSİNİ



Kurban Bayramını oldum olası pek sevemedim. Rahetli annemin sık sık yinelediği bir sözü vardı bu bayramla ilgili: "Hatalı Bayram!"

Bir günde binlerce hayvanın kesilmesi, dağıtılması, saklanması, korunması kolay iş mi?

En zoru da üleştirilmesi! Kime, ne kadar pay düşecek?

Hocaya sormuşlar bunu, söylemiş:

"Başı hocanın,
Döşü hocanın,
Yedi payın beşi hocanın,
Geriye kalanı gelin paylaşalım..."

Şaka bir yana, eskiden deri savaşlarına tanık oluyorduk. Kapanın elinde kalıyordu kurban derileri. Yoksul vatandaşın kestiği kurbanların derisinden kimler kimler köşeyi döndü araştırıldı mı?

Yoksul kişiler kesiyor dedim, çünkü yıllardır kayınvalidem- kayınpederim hiç aksatmadan kesiyorlar kurbanlarını. Daha doğrusu birininkini kesiyorlar, diğerininkinin parasını da Mehmetçik Vakfına bağışlıyorlardı. Gelen teşekkür yazısıyla da mutlu oluyorlardı. Hatta bu yıl kayınvalidem rahmetli olan kayın peder için de "kestirecem" diye tutturdu da zorla vazgeçirdik.Aldıkları bir emekli parasıyla yapıyorlar bunu!

Şimdi görüyoruz ki kurbanın sadece derisini değil, hepsini birden götürüyorlarmış. Aferin onlara! Boşuna dinci olunmuyor değil mi?

Ahh şu işi geriye doğru bir araştırsalar, neler neler çıkar; ama yapmazlar, yapamazlar. Yapmak isteyene de bırakmazlar!

Kurban olam sen söyle, bu işte bizim hiç suçumuz yok mu?






Ek: Kesim işini Mayet denen kesicilere vermişler. Daha önceden de yolsuzluk yapmış olduğu yazılan bu şirket, yargıdan kaçırılmış malum kişilerce ... Kurban vurgununu denetlemeye gelenlere ikram ettikleri kolanın içine koydukları müsül ilacıyla denetçileri tuvalete mahkum etmiş bu uyanıklar. İddialar böyle, yargı sonucunda gerçekleri öğreneceğiz. Dur bakalım ne çıkacak? Nereye giderse gitse de görsek...

22 Aralık 2009 Salı

BİR GARİP TEDAVİ



Uzun süredir - ya da bana öyle geldi- ne gazete, ne kitap okudum; ne de TV izledim. Böyle olunca haberlere yeniden bakmak beni dehşete düşürdü...

Sabah altı buçukta uyandım alışkanlıkla, Yağmur'umun sesini bekledim. Duyar duymaz yanına koşacaktım, ama dün gece geç saatte döndüğümüzü anımsayınca kalktım yataktan. Biraz dolaştım evin içinde, eşimi işine gönderdim, biriken çamaşırları makinaya attım, hafif bir kahvaltı yaptım. Ve tekrar yattım. Uyandığımda saat on ikiydi!

Dikkat ettinizse Yağmur'um dedim. O artık Yağmur Bebek değil, Yağmur'cuğum benim. Büyüdü, kocaman bir kız oldu. Yeni yılla birlikte birinci doğum gününü kutlayacağız. Anlayacağınız on gün sonra tekrar İstanbul yolcusuyuz. Eşim beni kaçırdı, döndük kendi yuvamıza...

Haberler şaşkına çevirdi diyordum değil mi? Sadece başlıklara bakalım mı?

"Yaratık Tartışması!" ( Kötü söz sahibinindir.)

"Türkiye'de Çarmıha Gerilmiş Gibi Hissediyorum!" ( Valla yalnız değilsiniz, azımsanmayacak kadar çokuz aynı duyguları paylaşan.)

"Komutanlarımızın İntihar(mı) Etmesi!" ( Onlar da aynı duygunun esiri olmuş gibi, yazık bu ülkeye! Sıkılan teşvik kurşunu mu?)

"İşsizlik!" ( Bu gidişle daha çok artacak.)

"Tekel İşçilerinin Eylemi!" ( Biber gazına harcanan parayı verseler durumları düzelecek, ama vermezler, bu kez polisler işsiz kalacak!)

"Ergenekon" ( Açma, yaram sızlıyor! Sanki kaçacaklar, tıkmışlar içeri, oynuyorlar! Çözdükçe dolaşıyor...)

"Akdeniz'de Deprem!" ( Alanya'da babamı aradım hemen, avizeler sallanmış! Aman uzak olsun, son olsun! Bir de depremle uğraşmayalım karda kışta!)

"Zam" (Gözümüz aydın, gizli açık yağıyor vatandaşın üstüne!)

"Suikast İddiası!" ( Bu beni nedense çok güldürdü! Ayna ayna benden büyük var mı, diyen kötü kalpli kraliçeyi çağrıştırdı bana! Pamuk Prenses masalı mıydı, neydi? Oradaki kötü kraliçeyi! )

"Açılım!" ( Kaçılım olmuş galiba, baksanıza eski dostlar birbirine düşmüş, yaratık maratık tartışmaları başlamış. Yoksa bu açılım da Ergenekonun işi mi? )

"Parti Kapatılmış!" ( Tabelacılar sevinmiş! Sevinsin garipler, onlara da iş çıkmış...)

Ancak çıldırdığım haberi Vatan gazetesinde gördüm. Fotoğrafı paylaştım oradan alarak. Hitli bir cahilin tedavi yöntemiymiş bu! Olay korkunç! Sadece olay değil korkunç olan! Çocuğun halini gören aç gözler nasıl kör olmuyor! Ve garip doktorculuk oynayan adamın ayaklarını gören dünya neden dönüyor hala!


EVİM EVİM GÜZEL EVİM


Ben döndüm. Evimi de blogumu da sizleri de çok özlemişim...

"Bülbülü altın kafese koymuşlar, ahhh vatanım!" demiş ya benimki de öyle.

Yorumlar için teşekkürler, şimdi çok yorgunum, daha sonra yazacağım. Herkese sevgiler...

15 Aralık 2009 Salı

ASABİYİZ


Yolun sonu görünüyor mu ne?

Çok asabiyiz çok! Artık kim ağzını açarsa ona yöneliyor çaresizliğin getirdiği öfke!

Herkes nasibini aldı. Vatandaş azarlandı, askerler karalandı, muhalefet dışlandı, sıra kendine bakanlara geldi!

Dışarda kuzu kuzu meee meee! Süklüm püklüm!

Acısını içerde çıkarıyordu eskiden, şimdi içerdekilerden de çatlak sesler gelmeye başladı. O da bas bas bağırıyor önüne çıkana!

Sağlık mı? Sus, ben en iyisini bilirim. Sen kim oluyorsun?
Başkan mı? Dövsene şu konuşanları, yoksa ben mi döveyim hııı?
Vekiller mi? Sakın ha! Zaten sesleri solukları çıkmıyor, ama ağızlarını kıpırtdatmalarına da izin yok! Hatta nefes bile almasınlar!

En büyük kim? Hadi bakalım, bir acayip yönetim. Açtıkça kapanıyor!

Gitmeyeceğim işte, gitmeeeyeeeceeeğiiiiiim! Yolun sonu görünmüyorrrr! Beraber yürüdük bu yollarda! Döverim hepinizi, yıkarım, yakarım da yine bırakıp gitmem!

Şişşttt okuyucu gülme! Bak çok asabiyim ben, sana da bir kafa!..

Haa ha haaaa! Sadece ben gülerim ona göre! Ha ha haaay!

14 Aralık 2009 Pazartesi

NEDEN?


Günlerdir yazamadım, yazmak istediğim halde yazamadım.

Fırsat buldukça kitap karıştırdım sadece. Son olarak Virgina Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" sına baktım. Elimden bırakamadım. Özellikle kadınların ve de kadınları anlamaya çalışanların okuması gereken bir kitap.

Kadın ve Edebiyat... Kitabın konusu bu.

"Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları bir soru vardır: " Bizler kadar düşünme yeteneğinizin olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespare gibi bir deha çıkaramadınız?"

Virginia Woolf kadınlara seslenerek bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

"Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!"

Kitapta bana ilginç gelen bir şey daha var. Onu da paylaşayım. Yazar, Shakespare'nin kız kardeşinin neden tek satır bile yazmadığını sorguluyor. İlginç değil mi?

Eşim, telefonda, "Neden artık yazmıyorsun?" diye sorduğu için belki de bu kitaptan etkilendim. Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var.

Biz kadınları ne kendimize ait bir oda, ne çok para kurtarabilir! Bunlar önemsizdir, demiyorum. Ama yeterli değil ! Anneysek eğer, boş zamanı kim kaybetmiş ki biz bulalım. Bulduğumuz zaman da yorgunluktan dermanımız tükeniyor mu ne? Ehh bunun anneanneliği de var değil mi?

Sakın ha, yanlış anlaşılmasın! Yakındığım falan yok, Yağmur Bebek'le aşkların en güzelini yaşıyoruz.

"Hadi bir daha!" diyorum. Sarılıyor bana, kafasını yaslıyor, sokuluyor kucağıma... Bu birkaç kez yineleniyor. Ve o anlarda dünya duruyor, her şey her şey önemini yitiriyor.
İstediğini engelleyen kim olursa olsun, hemen bana bakıyor, "Yardımıma koş!" bakışı fırlatıyor.

Yazmak mı, yaşamak mı , diye sormuştum başlarken blog macerama, bu sıralar yaşamak yanı ağır basıyor. Yaşarken de biriktirdiklerim var, zamanı gelince onları da yazarım değil mi?


9 Aralık 2009 Çarşamba

GÜLEN KİM?


Tüm ulusun anası ağlıyor...

Peki GÜLEN kim?

8 Aralık 2009 Salı

ÇOK GÜZEL ŞEYLER OLUYOR MU?



"Çok güzel şeyler olacak..." demişlerdi.

OLDU MU?

Yoksa onların güzel anlayışı bu mu?


"Açılalım" demişlerdi.

AÇILDIK MI?

Açılım diye diye hortlattılar kötülük tohumlarını!


"Analar ağlamasın, barış ollacak!" dedilerdi.

Onların barıştan anladığı bu mu?

Barıştıksa:

Neden kanıyor ana yüreğim!

5 Aralık 2009 Cumartesi

AŞI OLSAM MI OLMASAM MI DERKEN



Günlerdir domuz gribiyle yatıp domuz gribiyle uyanıyorduk. Kabus gibi!
Ne kadar makale varsa okuduk. Tüm interneti taradık. Karşı olanları da aşıyı destekleyenleri de okuduk. Ben karşı olanlardan yanaydım, kesinlikle hayır derken içim içimi yiyordu. Çünkü söz konusu olan bir bebekti! Ya yanılıyorsak...

Kızım dün işe giderken birden:

-Anne bugün aşıya sen götürür müsün? dedi.

Ben, hiç düşünmeden:

-Hayırrr! diyiverdim.

O da "Peki!" diyip gitti.

Gitti, ama ben çıldıracak gibiyim, yeniden internete saldırdım, okudum okudum okudum... Değişen bir şey yok, hala kararsızım.

Ve bugün sağlık ocağına gittik. Elimize bir kağıt tutuşturdular, imzalayın dediler...

Domuz gribi nedir, başlığı altında kısa bir bilgiden sonra, aşı uygulaması sonrasında ortaya çıkabilecek yaygın (%1-10) durumlar sıralanmış:

*Aşı uygulanan yerde kızarıklık, hassasiyet ya da şişlik
*Baş ağrısı
*Kas ve eklem ağrısı
*Ateş
*Mide bulantısı
*Terleme artışı
*Üşüme,titreme
*Kasık, koltuk altı ve boyun lenf bezlerinde şişlik.

Aşı sonrası nadir olarak ortaya çıkabilecek durumlar da şöyle:

*Ciddi allerjik reaksiyon, anafilaksi
*Bir ya da birkaç sinirde ağrı, nörit
*Trombositopeni
*Nefrit, vaskülit
*Konvülsiyon, ensefalomiyelit, ensefalit gibi nörolojik bozukluklar, guillain barre sendromu, bell paralizisi, demiyelinizasyon bozuklukları
*Okulorespiratuvar sendrom.

Bunların yanı sıra, sağlık personeli ya da toplum tarafından aşılamayla ilgisi olduğu düşünülen ciddi olguların ( ölüm, sakatlık, konjenital anomali ile sonuçlanan veya hastanede yatış gerektiren ) ile kümelenme gösteren durumların bildirilmesi gerekir, deniyor verilen kağıtta.

Evet tüm bunları okudum, kaçsak mı diye düşündüm. Hemşire çabuk olun diye uyardı. Ve ben Yağmur'umun aşısının birinci dozunu yaptırdım. Hemen arkasından bir kağıt da kendim için doldurdum. Hiç mi hiç düşünmediğim halde aşımı oldum. Yavruya yaptırdıktan sonra, kendime yaptırmasaydım olur muydu? Hem yan etkilerini yaşayarak daha iyi anlayacaktım. Şimdilik ikimizde de bir sorun yok...

Kimseye olun ya da olmayın diyemem, karar sizin...

Bizi bu durumlara düşürenler utanır mı ki?

Herkese sağlık diliyorum. İyi tatiller.

27 Kasım 2009 Cuma

BAYRAMI KUCAKLAMAK



Salonun ortasında, yerde, kocaman, çift kişilik bir yer yatağında Yağmur'un sesiyle bayrama merhaba diyerek uyandık.

Kendisine çok yakışan, üzerinde renk renk çiçekler olan pembe taytı ve yine pembe penyesiyle sabahın aydınlık ışıklarında aramıza düşüverdi. Dedesinin anneannesinin bayramını kutlamaya gelmiş!

Sarıldık, koklaştık, şarkılar söyledik, oynadık oynadık oynadık...

Bayram işte bu...

Bayram, Yağmur Bebek olup kucağımıza düştü. Biz bayramla doyasıya kucaklaştık. Mutluluk yağmur yağmur ıslattı her zerremizi... Bundan büyük mutluluk yoktu bizim için. Bayram Yağmur Bebek'ti, çocuklarımızdı, onlarla birlikte olmaktı...

Siz de çevrenize alıcı gözlerle bir bakın! Belki başka biçimde, başka görünümde gelmiştir size de bayram... Kucaklayın, sarılın, bırakmayın onu, bayramı kucaklayın... Sevgi sözcükleri mırıldanın kulaklara!

Uzaktaysa telefonun tuşlarına dokunun! Varsın gizli dinleyicileriniz olsun, üzülmeyin, dinlesin onlar da! Siz sevgi cümlelerinizi kurun, ulaştırın sevdiklerinize... Belki duyarlarsa söylediklerinizi onlar da sevgiyi, saygıyı, dostluğu, insanlığı öğrenirler, yaptıkları çirkinliğin ayırdına varırlar. Utanırlar! Siz boşverin onları, kucaklayın sevdiklerinizi. Bayram sevdiklerimiz, ya da bizi sevenler değil mi zaten. Hep birlikte sıkı , daha sıkı sarılalım sevgililerimize...

"Keşke" lerimizi bugünlük bir kenara bırakalım. "İyi ki" lerimizi görmeye çalışalım. Ben de öyle yapacağım...

İyi ki bu blogu açmışım. İyi ki sizleri tanımışım. İyi ki okuyor-yazıyor-paylaşıyorsunuz. İyi ki buradan tüm dostlarıma, sevdiklerime sesimi duyurabiliyorum. Hepsinin ayrı ayrı bayramını kutluyorum.

İyi ki, iyi ki...



24 Kasım 2009 Salı

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN




"Gelecek gençlerin, gençler de öğretmenlerin eseridir."

Yazamıyorum bu sıralar. Zamanım yeterli değil, ancak yarın ( bugün oldu aslında) Öğretmenler Günü olunca yazmadan duramadım.

Tüm öğretmenlerin gününü kutluyorum. Her biri bu ulus için, bu ulusunun çocukları için var güçleriyle çalışıyor biliyorum. Tüm sorunlara rağmen, karşılıksız sevmeye devam ediyorlar, edecekler...

Değerleri bilinmese de, hak ettikleri saygınlığı göremeseler de onlar öğretmenlik gibi önemli bir mesleğin neferleri olarak gençlerimize ışık saçacaklar.

Yolunuz aydınlık, başarılarınız kalıcı olsun. Sizlerin başarısı ulusumuzu aydınlık yarınlara taşıyacaktır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum...



Ek: Google çok beğendim, teşekkürler.

20 Kasım 2009 Cuma

TÜRK KADINI ÇILDIRDI


LÜTFEN İZLEYİN...

TIK

19 Kasım 2009 Perşembe

GECE MESAİSİ


Gece üç buçukta uyandık, saat beşe geliyor...

İnsan kendisi yapınca fark etmiyor, ancak çocuğunu izlerken işin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlıyor!

Bebeğim ve bebeğimin bebeği biraz önce uyudular, ben uyanığım bu saatte... Annelik zor be blogcum! Altı buçukta uyanacak yavru, anne sekizde işe gidecek...

Şimdilik ben buradayım. Güzel mi güzel zamanlar geçiriyorum Yağmur'umla, ama nereye kadar? Hafta sonu eşim geldi gitti. Yine gelir. Ancak hiç kolay değil.

Bence aile bireyleri aynı şehirde yaşamalı. Gel, denince koşmalı, biz büyüklerin bir eli yavrulara uzanmalı! Herkes ayrı yerde olunca insan bölünüyor. Kimseyle yeterince olunamıyor. Biriyle birlikteyken aklı diğerinde kalıyor.

Neyse ben kaçıyorum, içimi döktüm rahatladım. Altı buçukta mesaim başlıyor Yağmur Bebekle. Yarın uzun bir gün olacak. Yağmur'umun annesinin toplantısı da var.

Biraz daha uyumalıyım değil mi?

17 Kasım 2009 Salı

PEH PEH PEHHH!


"İki kişi telefonla konuşurken
Olmayalım hemen üç kişi"

C
emal Süreya


Telefon dinlemeleri ayyuka çıkınca mı aklınız başınıza geldi?
Yasa çıkaracaklarmış!
Peh peh pehhh!

Suç üstü mü oldunuz?

12 Kasım 2009 Perşembe

BİR PARMAK BAL ÇALMAK


Sevgili Kürt Kardeşlerimiz, Sevgili Dindarlarımız, Sevgili Alevi Dostlarımız, Sevgili Arkadaşlarımız!


Farkındasınız değil mi? Hepimizin ağzına bir parmak bal çalarak işi götürmek istiyorlar, ama yere dökülen bal şisesi onların ayaklarını kaydırmaya başladı. Kaydıkça telaşlanıyorlar, telaşlandıkça foyaları ortaya çıkıyor.

Açılım maçılım, demokratikleşme memoklaştırma, türban mürban, birlik mirlik, dayanışma mayanışma bahane, paldır küldür gidilen yol şahane(!)

Hani kavgada yalancı pehlivanlar vardır, hem karşı tarafa saldıracak gibi yaparlar, hem de tutun beni anlamına gelecek şekilde "tutmayın beni" diye bağırırlar. Yaşadıklarımız buna benzemiyor mu?

Sen tek başına yedi yıldır hükümet olacaksın, bütün sorunları çözeceğim diyeceksin, sonra da toplumun her kesimini gerecek tartışma ortamı yaratacaksın, olacak iş mi bu?

Muhalefet sert olabilir, ama hükümet ortamı germez, aksine sakinleştirmeye çalışır. Milli birlik bütünlük diyip toplumu germenin, ayrıştırmanın çözüme ne faydası olur ki?

Hükümet kasıtlı olarak bunu yapıyor. Çünkü kimse onun umurunda bile değil. Her ağıza bir parmak çalıp durumu idare etmek istiyor. Her şeyi, herkesi araç olarak kullanmak istiyorlar, amaçları için...

Şu telefonları dinleme işinin insan haklarıyla, haberleşme özgürlüğüyle, demokratikleşmeyle, birlik bütünlükle, kürt açılımıyla bir ilgisi olabilir mi?

Oyun içinde oyun oynanıyor ülkemizde.

Bu oyuna alet olanlar hepimizi felakete sürükleyeceklerdir.

MUTFAK



Bir haftadır İstanbul'dayım, Yağmur'umla tatlı zamanlar geçiriyorum. Onu öpüyorum, kokluyorum, özlem gideriyorum. Bol bol oynuyoruz birlikte, aramızda yaş sınırı kalmıyor böyle zamanlarda.

Bu arada zaman zaman balkon ziyaretlerim de sürüyor malum nedenle... Özellikle akşam saatlerinde karşı apartmanlarda çok ilginç görüntüler oluşuyor. İstemeden "biri sizi gözetliyor" durumuna düşüyorum.

Sekiz katlı bir apartmanı gözünüzün önünde canlandırın. Üst üste sekiz mutfak penceresi ve sekiz bayan! Birbirinden habersiz yemek, bulaşık gibi işlerle uğraşıyor... Erkekler yok, bazen birinde bir an görünür gibi olsa da kısa sürede gözden ırak oluveriyor.

Sizce de bu işte bir yanlışlık yok mu? Acaba biz kadınlar mutfağı ele geçirdik de, erkekleri yanaştırmıyor muyuz? Yoksa erkekler mi kaçıyor mutfaktan?

Peki biri mutfaktayken diğeri ne yapıyordur dersiniz?

10 Kasım 2009 Salı

AÇILIP SAÇILALIM

1 YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu hakkında, “Cumhuriyet mitinglerine katılmak, Cumhurbaşkanı’nın seçimi sürecinde açıklamada bulunmak” suçlamaları bulunuyor...


2 Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz hakkında, “mesleğin şeref ve nüfuzu ile şahsi onur ve saygınlığını yitirdiği” suçlamaları bulunuyor...
Hakİm Kaçmaz Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında, “Kayıp Trilyon” davasında “şüpheli” sıfatını kullanmış ve yargılanması gerektiğine karar vermişti. Başbakan Erdoğan hakkında “Sayın Öcalan” sözünü kullandığı gerekçesiyle Ankara Başsavcılığı’nın verdiği “takipsizlik” kararını kaldıran Kaçmaz son olarak YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun 11 ayrı telefonunun ve Yargıtay’ın dinlendiği iddiasıyla TİB, Emniyet ve MİT görevlileri hakkındaki suç duyurusu üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Takipsizlik” kararını kaldırarak “soruşturmanın genişletilmesine” karar vermişti. Kaçmaz’ın bu kararının ardından TİB’de bir ahkim ve üç uzman bilirkişi inceleme yapmıştı. Bakanlığın ihracını istediği iki yargı mensubunun ismi en son TİB’de yapılan arama nedeniyle bir arada geçmişti. Osman Kaçmaz, Eminağaoğlu’nun yaptığı suç duyurusu üzerine Ankara Başsavcılığı’nın verdiği takipsizlik kararını kaldırmış ve TİB’de bir hakim tarafından inceleme yapılması gerektiğine karar vermişti. Bu inceleme geçen hafta yapılmıştı.

Vatan Gazetesi'nden


Ben Cumhuriyetimizin savcılarına bakıyorum uzun... İçlerinden ikisinin - Eminağaoğlu ve Kaçmaz - fotoğraflarını gözümün önüne getiriyorum.

Sonra da Adalet Bakanımızın... Siz de bakın lütfen.

İki ayrı dünya, birbirinden ne kadar uzak! Sadece fotoğrafları bile her şeyi anlatmıyor mu?

Bugün 10 Kasım... Şu anda devlet erkanı Aslanlı yoldan Anıtkabir'e doğru ilerliyor...

Hep birlikte:

"Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim... Ne Mutlu Türk'üm Diyene" diyorlar saygı duruşunda.

Aynı gün öğleden sonra açılıp saçılacaklar, özde mi sözde mi, göreceğiz...


EK 1: BU AKŞAM TAM 20' DE "SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN" IŞIKLARIMI YAKIP SÖNDÜRECEĞİM, YAKIP YAKIP SÖNDÜRECEĞİM...



9 Kasım 2009 Pazartesi

ATATÜRK'LE SONSUZA



1981

193∞



YAŞIYOR

YAŞAYACAK

6 Kasım 2009 Cuma

DERSİMİZ ATATÜRK



Şu Çılgın Türkler kitabının yazarı Turgut Özakman'ın senaryosunu yazdığı, Hamdi Alkan'ın yönettiği "Dersimiz Atatürk" filminin çekimleri başlamış.

Filmde Atamızı Halit Ergenç canlandıracakmış. Yakışır... Aynı zamanda Anıtkabri ziyaret edenler de filmde görev almış olacakmış. Yanlış anlamadımsa 10 Kasım'da Anıkabre gidenleri de çekeceklermiş film için. Keşke gidebilseydim, ama sanırım gidemeyeceğim. Atatürk filminde yer almak düşüncesi bile heyecanlandırıyor beni...

Film 19 Mayıs'ta gösterime girecekmiş. Merakla bekliyorum.

"Ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam!
Belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
"kaçık"
diyen adam!

Sen de eğer
ötekiler
gibi kazsan,
bir mana
koyamazsın
sözlerime."
Nazım Hikmet işte böyle seslenmiş birilerine...

En güzel dersimiz Atatürk'tür, iyi anlamak gerekiyor onu. Başlayın çalışmaya...

BİZE BAĞLI

"Bu akşam da gönlünce bitmediyse gün
Demek tümü bizim omuzlarımızda yükün
Gelin buna bir çare bulalım.
Bunca olduğumuz gayrı yetmiyor
Yarın daha iyi adam olalım
Yarın daha sağlam daha akıllı
Yarın daha sevdalı daha haklı
Günün bize bağlı olduğunu bilelim.
(M.C.Anday'dan)

5 Kasım 2009 Perşembe

DİL SÖYLER SAKLANIR BAŞ BELAYA KATLANIR



YAKARIŞ

Gün batıyor. Sevgili korkun gönlümde doğuyor. Kumral akşam bana sessizlikler içinde büyüklüğünü fısıldıyor... Bu alaca karanlıklar arasında bir kulun, dilmaç(tercüman) kullanmadan, öz bilgisiyle sana diller dökmek istiyor. Ödünç giyim almadan, kendi çaputlarıyla karşına çıkmak diliyor.

Onun yalvarışlarını dinlemez misin?

Kanadı incinmiş, karnı acıkmış bir serçenin ötüşcüğünü anlarsın! Boynu bükük, benzi uçuk bir çiçeğin isteciğini duyarsın. Bugün bir Türk'ün, yıpranmamış sesini birinci olarak sana işittirmek isteyen suçunu bağışlasan gerektir.

Ey, yüce gökleri ışıklı yıldızlarla, azgın denizleri köpüklü dalgalarla süsleyen Tanrı! Kullarına kendilerini tanımak, kendilerinde özünü tanıtmak üzre onlara beyin, gönül verdin. Onlardan yüzbinlerce Türkler sevgili son yalvacının(peygamber) doğru izinden bu us(akıl), bu duygu kanatlarıyla yüksele yüksele uçmağa(cennete) ermek istediler...

Ahmet Hikmet Müftüoğlu'ndan alıntıladığım parçayı okudunuz. Yazar Tanrı'ya yakarırken:

" Kanadı incinmiş, karnı acıkmış bir serçenin ötüşcüğünü anlarsın!" "..... bir çiçekciğin isteciğini duyarsın"

Ve:

"Bu alaca karanlıklar arasında bir kulun, dilmaç(yani tercüman) kullanmadan, öz bilgisiyle sana diller dökmek istiyor..." diye sesleniyor.

Şimdi herkese soruyorum: Türkçe ibadet denince neden bazılarının uykusu kaçıyor? Arapça kutsal bir dil midir? Yoksa "din alimi" edasıyla salya sümük ağlayarak kurdukları saltanatlarını yitirme endişesi midir onları korkutan?


Sözlerimi kızımın çocukken bana sorduğu bir soruyla bitirmek istiyorum:

"Allah Türkçe bilmiyor mu?"

4 Kasım 2009 Çarşamba

ALDATILDIM ALDATILDIM


Geçenlerde eşimle "aldatma", "aldatılma" konuları üzerinde konuşmuştuk. Konunun nereden açıldığını anımsamıyorum.
Benim bu konudaki düşüncem şu:

İnsan eğer aldatma gereksinimi duymuşsa, en azından aldatan tarafında sevgi bitmiştir. Sevgisiz bir evliliği sürdürmenin de anlamı yoktur. Derhal bitirilmelidir.

En çok kızdığım da şudur:

Birliktelik sürerken iki tarafı da idare etmenin alçakça oluşudur. İnsan dürüst olmalı değil mi? Bitirelim, dersin, bitirirsin. Sonra da istediğin haltı yersin, bana ne?

Neyse efendim, ertesi akşam eşim işten geldi; Mutfakta yemeğimizi yedik. Ayıptır söylemesi balık vardı menüde, salata bir de... O iki kadeh rakı, ben bir kadeh bira içtim. Güzeldi yani. Sonra salona geçtik.

Çaylarımızı içerken eşim "Ayşe Arman'ı okudun mu?" diye sordu. Okumamıştım, zaten arasıra okuduğum bir yazardı. Tiryakiliğim yoktu doğrusu. "İstersen oku, dün akşam konuştuğumuz konuya denk gelince ben okudum." dedi.

Hürriyetin sayfasını açtım okudum Ayşe Armanı, bir şey bulamadım bu konuyla ilgili. Meğer Ayşe Aral ile Ayşe Arman isimleri karıştırılmış. Bir iki kez aynı yanılgıyı ben de yaşamıştım.

Offff ki offff sevgili okuyucular, içim yandı, çok etkilendim, çok üzüldüm, çok düşündüm... ne derseniz deyin ama o yazıyı bulun okuyun. Ben şimdi yazıyla ilgili Ayşe Aral'a gelen yorumları yayınladığı bugünkü yazısının linkini vereceğim, her biri ayrı bir aldatılma öyküsü... TIK

Kafam çok karıştı vallahi hem de billahi! Bugüne kadar hiç düşünmemiştim, aklıma bile getirmemiştim. Şimdi bugün ben oturup tıkır tıkır eski mektuplarımızı yayınlarken "Acaba o beni hiç aldattı mı ki "sorusu geldi oturdu yüreğime? Aldatıldım mı dersiniz? Eşime -utandım- soramadım, size soruyorum... Eşim beni aldatmış olabilir mi? Bu nasıl anlaşılır ki?

Yazımı bir bilmece sorarak tamamlamak istiyorum. Aşağıya alıntılayacağım sözlerin kime ait olduğunu bileni ödüllendireceğim. İşte buyrun...


"Devletle çatışarak bir yere gidemezsiniz. Demek devletin de, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için belli bir kıvama gelmesi lazım. Devletin belli ölçüde, o kıvama geldiğini söyleyebiliriz..."

"Evet, tırmanma şeridindeyiz. Yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasmımız var."

"Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan ADLİYE, MÜLKİYE veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şekinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır."

"Hala bu sistem devam ediyor ve bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyecektir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım, aşmaları lazım, hava boşluğu gibi bu da meselenin diğer yanıdır."


"Ama her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir... Dünya sizi yakın takibe almışsa..."

"Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içerisine YALAN söylemek de, insanları ALDATMAK da girer...

"Siz bir sivilsiniz, silahınız yok, kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar... Oysa askerde tek başına bile olsanız, iktidarsınız, silahınız, ferdi kabiliyet ve cesaretinizin yanı sıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir PAŞA'yı, hatta bir ORDUYU bile esir edebilirsiniz."

Bilmece bildirmece:

KÖSTEBEK (Dr Necip Hablemitoğlu) İsimli kitaptan aldığım yukarıdaki sözleri hangi ünlü Türk Büyüğü söylemiştir? Bugün yaşadıklarımızla bir ilgisi var mıdır? Açılım görüşmelerinin tam da 10 Kasım tarihine denk getirilmesi ne anlama geliyor?

Geldik yazının sonuna...

Sadece kişisel aldatılmalara mı tepki göstereceğiz, güle güle diyeceğiz? Yoksa koca ulusu, vatananamızı aldatanlara da aynı şekilde güle güle diyecek miyiz?

Not:
Ek 1: TIK

3 Kasım 2009 Salı

"TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEĞİN YAŞAYACAKTIR"BUNUN ALTINA İMZA ATILMAZ MI? SEN DE İMZALA

Erzurum Kongresi Açış Konuşmasında:

" Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arzedeyim ki, memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar cereyan ediyor.

Bundan gaye, pek aşikardır ki, milli hareketi akim(etkisiz) bırakmak, milli emelleri felce uğratmak ve bazı mühim vatan parçalarını işgal gayelerini kolaylaştırmaktır.

Bununla beraber, her devirde, her memlekette ve her zaman zuhur ettiği gibi bizde de vatansız ve aynı zamanda şahsi refah ve menfaatini vatan ve milletin zararına arayan sefiller de vardır.

Fakat mukaddesatının kurtuluşu gayesiyle çırpınan bütün millet bu mücadelede yolunda her türlü manileri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir."

Evet, Sevgili Okurum, işte Atatürk Erzurum Kongresinde bunları söylüyor. Ta o zamanlardan bugünlere de ışık tutuyor. Özetle:

Kendi çıkarlarını düşünen insanların, ulusal çıkarlardan yana olanlara tuzak kuracağını, onları baltalamaya çalışacağını , ancak bütün bir ulusun mücadele azmini yenemeyeceğini söylüyor...

Dün de mücadele azmimizi kıramadılar, bugün de kıramayacaklar.

Ufukta ışık görünüyor. Umutlanıyor muyuz? Yarına daha güvenli mi bakmak istiyoruz?

Bunun çaresini, hiçbir yerde ve hiçkimsede aramamalıyız.
Umut da, güven de, çözüm de Atatürk ilke ve devrimlerinde apaçık belirtilmiştir.

Bundan güç alan bir grup arkadaş "Türkiye Cumhuriyeti Sonsuza Kadar Yaşayacaktır." başlığı altında imza kampanyası düzenlemişler. Onları kutluyorum. Ben imzamı seve seve attım. Siz de davetlisiniz, isterseniz bir uğrayın. İşte burada-(BMK)
Toplanan imzalar "10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü"müzde Anıtkabir'e götürülecekmiş. Sevgili Dostlar sizler, bizler var oldukça, birlik oldukça, sesimizi daha güçlü duyurdukça TÜRKİYE CUMHURİYETİ de var olacaktır.


2 Kasım 2009 Pazartesi

GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) İŞTE BUDUR

Balıktaki yapraklara dikkat ediyor musunuz? Olmayacak işler için söylenen bir söz vardı hani: "Balık kavağa çıkarsa ancak bu iş olur!" Artık bu söz kullanılmayacak ve balıkların tadı kaçacak gibi görünüyor.
Muz istedi çocuğunuz, verdiniz? O da ne?
Muz mu mısır mı? Aman dikkat muz yerken dişleriniz kırılmasın!..





Bir paket karpuz göndermek istemez misiniz sevdiklerinize? Ya da balık tadında mısır? Washington'da tattığım(yiyememiştim) tatlı mısır ve tatlı turşu geldi aklıma! Tek kelimeyle berbattı...

Şaka bir yana sayın hükümet üyelerimiz bizi açılımla birbirimize düşürürken kimseye çaktırmadan, sessiz sedasız ve de aleyhimize olduğu kuşkuları taşıyan her olayda olduğu gibi GDO'yla ilgili izini jet hızıyla geçirivermiş meclisten iyi mi?

Genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili Ziraat Mühendisi Odaları, Gıda Mühendisleri, çeşitli bilim insanları tehlikeli diyor.

Yalnız hemen endişe etmeyin canım, zararları hemen çıkmıyormuş. Radyasyonlu gıdalarda olduğu gibi 15-20 ya da 30 yıl sonra çıkıyormuş.

Radyasyon kanser vakalarını tetiklemişti. Bugünkü kanser hastalarımızın tohumları 1986 yılındaki Çernobil kazasıyla atılmıştı. O zaman ekilen tohumlar ne yazık ki bugün çok canlar yaktı, sırada GDO var...

Peki yeni armağanımız GDO ne gibi zararlar veriyormuş?

İnsana, hayvana, çevreye olan zararları saymakla bitmez. İşte birkaç tanesi:

*Kısırlık yapıyormuş ( Bunu başbakanımızdan saklamışlardır mutlaka, en az üç çocuk yapın diyip de milleti kısırlaştırmaya önayak olmak başka nasıl açıklanır ki...).
*Antibiyotiklere direnç azalıyormuş.
*Allerjileri tetikliyormuş.
*Bebeklere zarar veriyormuş...

Daha fazla bilgi isteyenler buraya baksın lütfen.

Biz organik gıda peşinde koşarken başımıza örülen çoraba ne demeli?

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ GIDALARA HAYIR DİYORUM.



Ek 1 :Yalçın Bayer de yazmış bu konuda.
TIK
Ek 2: Yılmaz Özdil
TIK TIK

1 Kasım 2009 Pazar

HAYVANLAR ALEMİ








Masal bu ya, bir zamanlar ülkenin birinde veba salgını başlamış. Salgın ki ne salgın! İnsanlar, hayvanlar art arda ölüyormuş... İnsanlar için aşı bulunmuş da hayvanlarla ilgilenen pek olmamış.

Yaşam mücadelesi veren hayvanlar çaresiz. Yiyecek bir lokma hayvan bulamaz duruma gelmişler. Aslan bunun üzerine toplamış bütün hayvanları:

"Dostlarım bu 'veba', Tanrı'nın bize verdiği bir cezadır. İçimizde kim günahkarsa bulup çıkaralım. Onu Tanrı'ya kurban edelim." demiş.

Tilki:

"Sayın kralım bunu anlamak için ne yapmalıyız? diye sormuş.

Aslan gülmüş:

"Kolay" demiş. " Herkes ne günah işlediyse söylesin. Önce ben anlatacağım günahlarımı." diye de eklemiş. Başlamış anlatmaya:

"Pis boğazım yüzünden çoook koyun yedim? Hadi koyun yenir diyelim, hiç çoban yenir mi? Ne yazık ki ben yedim. Alın benim canımı, feda olsun size! Ama ondan önce siz de benim gibi suçlarınızı söyleyin." demiş.

Tilki:

"Aman sultanım, sizinki kötülük değil, iyilik... Ne olmuş yani o suskun koyunları yemişseniz? Çobana gelince iyi bir ders vermişsiniz! Koyun gütmede ne oluyor? Başka iş mi bulamadı? Satsaydı koyunları zengin olurdu..." demiş.

Tilki bunları söyleyince ormandaki tüm hayvanlar onu alkışlamışlar.

Sonra sırayla gelip kendi suçlarını anlatmışlar. Hepsi de haklı bulunmuş. En azılı olanın bile bir evliya olmadığı kalmış.

Sıra gelmiş eşeğe. Eşek söz almış:

"Bir gün hiç unutmam, papazların çayırından geçiyordum, çok da acıkmıştım. Şeytan dedi ki şu yeşil çayırlardan bir tutam ye! Ben de dayanamadım, koparıp yedim..."

Bunu söyler söylemez bütün hayvanlar bağırmaya başlamış, her kafadan aynı ses çıkıyormuş. Neredeyse o anda parçalayıvereceklermiş eşeği! Neyse ki kurt yargıç olup kürsüye çıkmış:

"İşte, içimizdeki günahkar olan bu mendebur yüzünden Tanrı bizi cezalandırıyor. Onu Tanrı'ya kurban etmeliyiz!" diye kararını açıklamış.

Kurdun bu önerisini haklı bulmuş tüm hayvanlar. Zavallı eşeği oracıkta öldürüp parçalamışlar...

Bir masal anlatmak istedim sadece...

31 Ekim 2009 Cumartesi

DIŞARDAN


Siz Ali Bey, Veli Beyefendi busunuz.
Gelecekler önünde suçlusunuz.

Yöneteceksiniz de ulaşacak ha,
Çağdaş uygarlığa ulusunuz.


Ön karanlık,
Art karanlık,
Sağ karanlık,
Sol karanlık.
Kara toprak içine mi gömülüyoruz?


Bir ülke, yarısı çırılçıplak
Yarısının yediği ekmekle tuz.


Uyur itleri,
İnekleri,
Ayıları.
Bütün aydınları uykusuz...


Milyonu trahom toplumun, milyonu sıtma,
Milyonu verem, bilmiyor muyuz?


Ne olmuşuz,
Ne yapmışlar bize?
Nasıl bağlanmış elimiz, kolumuz?

Böyle giderse biline hep.
Mustafa Kemal'le bile yokuz!

De,
Yüreğin nice yanarsa yansın,

Efendilerin yüreği buz...



Fazıl Hüsnü Dağlarca


30 Ekim 2009 Cuma

ARŞ ARŞ ARŞ İLERİ İLERİ




Sevgili UYKUSUZ'a çok teşekkür ederim. Sayesinde bloguma ilk kez video ekleyeceğim. Heyecan dorukta...
Kaynak: Aydınlık Kemalist Türkiye

BANA SEVMEYİ ANLAT




Penceremin perdesini
Havalandıran rüzgar
Denizleri köpük köpük
Dalgalandıran rüzgar

Gir içeri usul usul
Beni bu dertten kurtar

Yabancısın buralara
Nerelerden geliyorsun
Otur dinlen başucuma
Belli ki çok yorulmuşsun

Bana esmeyi anlat
Bana sevmeyi anlat
Bana esmeyi anlat
Esip geçmeyi anlat

Anlat ki çözülsün dilim
Ben rüzgarım demeliyim
Rüzgarlığı anlat bana
Senin gibi esmeliyim

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı akşamı yürüyerek çarşıya indik. Yürürken bayram nedeniyle düzenlenen ışık oyunları bize eşlik etti. Hükümet binasındaki Atatürk anıtına yaklaştıkça çoşkulu müziğin ritmine uyan ayaklarımız meydanın merdivenlerini tırmanmaya yöneldi. Kendimizi Cumhuriyet şenliğinin ortasında bulduk. Büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu izleyici topluluğu kıpır kıpırdı, yerinde duramıyordu.Orta yerde de folklor gösterisi vardı. Bangır bangır söylenen türkü eşliğinde oynuyorlardı.

Kiremitte buz musun
Gelin misin kız mısın
Ah akşam size gelecem
Evde yalavuz musun
Haydi de evde yalavuz musun

Eşim aman aman eşim de gel
Kavşak suyuna giderken peşimden gel
Hey hey hey hey ille de sana varacam aman
Almazsan da kaçacam
Eğer beni alırsan asri de nişan yapacam aman

Ah bisiklete binersin
Bizim orda inersin
Ah annen sorarsa
Lastik patladı dersin
Haydi de lastik patladı dersin

Eşim aman aman eşim de gel
Kavşak suyuna giderken peşimden gel
Hey hey hey hey ille de sana varacam aman
Almazsan da kaçacam
Eğer beni alırsan asri de nişan yapacam aman

Ah kiremitte özler var
Yarda ela gözler var
Ah yari tenhada görsem
Söylenecek sözler var

Ah iki tahta çakarız
Arasından bakarız
Ah bize Bartınlı derler
Oğlanları yakarız
Haydi de oğlanları yakarız

Folklor gösterisinin sonuymuş, yukarda sözlerini aldığım türkü eşliğinde bitti. Hemen arkasından genç bir delikanlı sahnedeki yerini aldı. Leman Sam'dan dinlemeyi sevdiğim şarkı dilinden dökülmeye başladı. Çok da güzel söylüyordu. Sözler zaten insanı peşinden sürüklüyordu. Tüm gençlerin katılımıyla "Bana sevmeyi anlat, anlat ki çözülsün dilim..." diyorlardı yürekleri tireyerek. Evet en çok buna gereksinim duyuyorlardı gençler. Sade gençler mi? Hepimizin buna ihtiyacı var değil mi? Dünyayı sevgi kurtaracak inanın. Sevgiyi bilmeyenlerin hem kendilerine hem de çevrelerine büyük zarar verdiğini biliyoruz.

Daha sonra kemençe eşliğinde horun havası başladı, geçler de oldukları yerde zıplamaya...

Bu şenliği düzenleyen Belediye Başkanımıza teşekkür ediyorum. Keşke çocuklarımıza, gençlerimize daha çok şey yapabilsek. Onlara yaptığımız her yatırım, aslında ülkenin geleceğine yapılmış olur. Cumhuriyet coşkusunu tüm yüreklere hissettirmek az şey mi?

Biz ayrıldığımızda coşku sürüyor, lazer ışığının yansımaları da şenliği daha da güzelleştiriyordu.

Caddenin karşısına geçtik. Orada Belediye sineması var, afişlere bakalım derken "Nefes"le(Vatan Sağolsun) karşılaşmayalım mı? Zaten izlemek istiyorduk, 21.30 'da başlayacaktı film, biletimizi alıp beklemeye koyulduk. Biraz sonra 19.30'da filmi izlemeye başlayanlar dışarı çıkmaya başladı. Hiç bu kadar kalabalık izleyiciye rastlamamıştım. Genelde birkaç kişiyle izleniyordu filmler. Bu kez izleyici patlaması olmuş. Kapıda içeri girmeyi bekleyenler de az değildi.Birilerinin açılım çabaları ters mi tepmişti ne!

Fimden çıkanların yüzü allak bullaktı ve gözleri ıslak ıslak... Filmi izledikten sonra bunun nedenini anladım. Çünkü biz de onlar gibiydik. Eğer izlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz. Bence herkesin izlemesi gereken bir film. Emeği geçenleri kutluyorum.

Şimdilik bu kadar. Son sözümü yine şarkıdan almak istiyorum.

Bana esmeyi anlat
Bana sevmeyi anlat

Anlat ki çözülsün düğüm


29 Ekim 2009 Perşembe

HOŞ GELİŞLER OLA MUSTAFA KEMAL PAŞA


ARŞ ARŞ İLERİ...

Sabah büyük bir coşkuyla uyandım. Hazırlandım, evden çıktım. Bayram şehir stadında kutlanacaktı. Yağmur çiseliyordu, şemsiyemi açmadım. "Ben yağmurdan yaştan değil, (Ata'm) aşkından sırılsıklamım" diye diye yürüdüm...

Stada yaklaştığımda öğretmen arkadaşlarımla karşılaştım.Sevinçle sarılıp öptüm, domuz gribi hiç aklıma gelmedi doğrusu...

Yanlarından ayrılıp stat kapısına Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin yanına geldim. Hoş beşten sonra bayraklarımız elimizde içeri girdik. Yağmur çiselemeye devam ediyordu.

İçim içime sığmıyordu. Protokolün uzağındaydık, konuşmalar duyuluyordu, ama anlaşılmıyordu. Yağmur daha fazla yağmaya başladı. Çeşitli yarışmalarda başarı kazanan öğrencilerin ödül töreni bir başka programda verilmek üzere ertelendi, anonsu duyuldu. Bence iyi oldu, yağmur çocukları ıslatıyordu.

Tören yürüyüşü başladı. Yağmur durdu. Çocuklarımız, gençlerimiz, öğretmenlerimiz, muharip gaziler, madenciler sıra sıra geçtiler. Sıra bize gelmek üzereydi...

Kendi okullarıyla yürüyen öğretmenler, stadın kapısından çıkmadan geri dönüp üçer beşer gruplar halinde koşarak Atatürkçü Düşünce Derneğinin arasına katılıyordu.Görülmeye değer bir tabloydu bu! Hep birlikte büyük bir coşku içinde tören yürüyüşünü tamamladık. Ama dağılmadık. Hükümet önüne kadar alkışlarla, marşlarla yürüdük. Trafik bir süreliğine durdu, biz yürüdük.Umutlandım, mutlandım. Zonguldak bir kez daha çağdaş kentlerimizden biri olduğunu da kanıtladı. Hiçbir sıkıntı yaşanmadı.

Duygularımızdan, çıkarlarımızdan, kendimizle ilgili küçük düşüncelerimizden sıyrılarak sağduyunun ışığında düşününürsek göreceğiz yaşadığımız karanlık günlerin nedenini. Ne zaman onun ilke ve devrimlerinden uzaklaşıyorsak başımız derde giriyor, birbirimize düşüyoruz. Neden Atatürk'e bu kadar çok saldırıldığını da anlayacağız. Çünkü Atatürk sadece bir kişi değil, düşünce sistemidir. Her alanda kurtuluşun, uygarca yaşamanın , insan olmanın, yükselmenin hızı, gücü, kaynağıdır.

Bu nedenle Atatürk'ün önemi, ulusça, devletçe yolundan saptığımız ölçüde artıyor. Devrimlere karşı olanlara da bir teşekkür borcumuz var. Onların sayesinde Atatürkçü düşüncenin önemi daha çok anlaşılıyor.

Bu yurdu bütün umut kapılarının kapandığı bir sırada eşi görülmedik bir zaferle kurtaran, bu devleti yoktan var eden , kapitülasyonları emperyalistlerin başına çalan, ulusu bağımsızlığına kavuşturan , çağdaş uygarlığın kapılarını aralayan, bize kendimize güvenerek çalışmayı öğütleyen, başarmanın kıvancını yaşatan büyük Atatürk değil miydi?

O zaman umutsuzluğa kapılmaya hakkımız da yok. Bugün o günlerden daha iyi durumda değil miyiz? Atatürk ışığı gözlerimizde, gönüllerimizde, beynimizde ışıl ışıl yanarken durulur mu? Geri geri gidilir mi?

Arş arş arş ileri...

28 Ekim 2009 Çarşamba

KUTLU OLSUN CUMHURİYET BAYRAMI




"Gericilik derman olmaz bir derde
Yurdun cennet, softa gözünde perde
Anadolu dediğimiz bu yurda,
Fabrikalar kurun dedi Atatürk "

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 86. yılını kutladığımız şu günlerde ne yazık ki hiç de mutlu değiliz.

Konuştuğumuz, tartıştığımız konulara bakın bir! Böyle mi olmalıydı? "Anadolu dediğimiz bu yurda fabrikalar kurun dedi Atatürk" diyor halk ozanımız yukarıya aldığım dörtlüğünde... Ne fabrikası, biz olanları da kapatmak zorunda kaldık ya da bir kısmını sattık, hem de yabancılara! İşsizlik kabullenir oldu gençlerimizce.Üretmeden tüketir olduk.

Okullar kapatıldı. Milli Eğitim Bakanının bu uygulamasına kuşkuyla baktık. Sağlık Bakanı, salgın var, aşı yapacağız, diyor kuşkulanıyoruz. Hakim dağdan inenlerin ayağına götürülüyor, teröristleri serbest bırakmak için hukuka takla attırılıyor. Adalet Bakanı konuşuyor, inanmıyoruz. Yargıya güvenimiz sarsılıyor.
Gözbebeğimiz dediğimiz ordumuzu yıpratmak için örgütlü bir topluluk hep birlikte saldırıya geçiyor, belgeler gazetelerde yargıdan önce yer alıyor. Hangisi gerçek, hangisi düzmece kafalar karışıyor. Servis edilen belgeler bekletilip sıkışınca ortaya sürülüyor.

Yıllarca cemaat mensuplarını askeri okullara sokma çalışmalarının azımsanamayacak bir yol aldığını genel kurmaydan çalındığı söylenen belgelerden anlıyoruz. Orduya kuşkuyla bakıyoruz. Polis kolejlerine girmesi istenen kişilere sınav soruları önceden servis ediliyor. Polis askere altarnatif bir ordu gibi mi görülüyor?

İrtica tehlikeli mi değil mi konusu artık tartışılmıyor bile... Tarikat, ticaret, siyaset üçgeni tüm kurum ve kuralları çiğneğe çiğneğe bedeli ne olursa olsun diyerek yürüyor, koca ulusu da peşinden sürüklüyor. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu anayasa mahkemesince kesinleşen kişilerin oluşturduğu bir hükmet yönetiminde Cumhuriyetimizin 86.yılını kutluyoruz.

"Varıp anıtına saygıda duranlar,
Bilirsin,
Çoğu sencil değil!

Överek yitirdiler seni.
Biçimsel sınırlamalarla, tutsak
Anlamsız, kalıplaşmış kahraman ettiler.
Ve sonra
Güle oynaya
Adına, anlamına basa basa
Ne yaptınsa Mustafa Kemal
Ne işaretledinse sevgili Gazi Paşa
Ne düşledinse Atatürk
Tümünü , acımasız yıkıp attılar.

Hem de
Adını ana ana
Sen bizi bağışlama!

SEN BİZİ BAĞIŞLAMA ATATÜRK


SERDAR TURGUT'U KINIYORUM.

Serdar Turgut'u kınıyorum. Rojin'i sonuna kadar destekliyorum.

Ayıp ayıp, size bu şekilde konuşma hakkını kim veriyor? Eleştiri başka şey, hakaret başka... İşte Rojin'e hakaret içeren o yazısı:

Terörist Olmadığıma Pişmanım

27 Ekim 2009 Salı

HABER CUMHURİYET GAZETESİNDEN ALINTIDIR

YORUMSUZ !


"29 EKİM TÖRENLERİ  2 KASIM’DA

Ankara genelindeki okulların bir hafta boyunca kapalı kalacak olması nedeniyle okullardaki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları da ertelendi. Ankaradaki okullar Cumhuriyet Bayramını eğitime verilen aranın sona ermesiyle birlikte 2 Kasım Pazartesi günü kutlayacak. Anıtkabirde gerçekleştirilecek törene dileyen okullar katılabilecek."

SU VAR SABUN VAR (MI ?)

















Su var sabun var, girin yıkayın çıkın yıkayın, en iyisi bu galiba!..Hatta kitabınızı, gazetenizi alın, rahat rahat okuyun... Tuvaletlerden söz ediyorum, anladınız.

Su ve sabun mikroplarla savaşta ilk adım. AMA herkes o kadar şanslı mı bir düşünelim.

Okullar tekrar açıldığında bu durum düzelecek mi, düzelmeyecek mi? Koruyucu önlemler alınmadan tedavi edemezsiniz! At, eşek, inek, keçi gribi başlar domuz gribi giderken!

Su , sabun var mı tüm okullarda? YOK!
Temizlik görevlisi var mı? YOK!
Yeterince Tuvalet? O DA YOK!

Salgın olacağını bilenler, aşının gelmesini beklerken okullara ne kadar kaynak aktardılar? HİÇ!

Camilerden elektrik, su parası almayan laik devlet; kendi okullarından su parasını söke söke alıyor, ödeyemeyen okullarının suyunu kesiveriyor! Sonra da aşı uygulayarak sorumluluklarından kurtulduğunu sanıyor. Kaç okulda sabun var, konusuna hiç girmiyorum. Çünkü büyük bir çoğunluğunda yok, biliyorum.

Her okul gerekli önlemleri alsın, demekle olmuyor ki!..

Siz yine de olanaklar ölçüsünde temizlik kurallarına uyunuz, domuz gribi olsa da olmasa da...

26 Ekim 2009 Pazartesi

SİZ BAKAN OLSANIZ


Hastanede çalışan temizlik işçisi -açıklamaya göre- "domuz gribi"nden ölmüş!

Ölen kişiye çok üzüldüm, ailesine sabır diliyorum. Bu ayrı bir konu...

Ancak benim anlamadığım hastanede çalışan bir kişi öldü diye neden Ankara'daki okullar bir hafta tatil edildi?

Bu bir salgınsa ve temizlik yapılacaksa tüm okullar tatil edilsin. En azından bu sayede okullar temizlenmiş olur değil mi?

Hastanede ölüm olduğuna göre hastaneyi de kapatmak gerekmez mi? Hastalar daha dayanıksız olduğuna göre onlar da ölmesin!

Ayrıca bir ülkenin Sağlık Bakanı, öldürücü bir hastalık, aşı şart(!) dedikten sonra isteyene yapacağız, diyemez, dememeli değil mi?
Diyelim ki sınıftaki 15 öğrenci aşı oldu, 15'i olmadı... Aşı yaptırmayanlar diğerlerinin sağlığını tehdit etmeyecek mi? Salgın varsa keyfilik olmaz, olmaması gerekmez mi? Aşı mı, domuz gribi mi daha tehlikeli ? Salgın var mı yok mu?

Son olarak, koskoca Sağlık Bakanı hem de doktor, "Salgın geliyor, hepiniz öleceksiniz, aşı yaptırın!!!!" diyor,çoğu kişi inanmıyor, güvenmiyor, yaptırmayacağım diyor... Siz bakan olsanız, o makamı işgal etmeyi sürdürür müsünüz?

Bu arada ben döndüm, yol yorgunuyum, saçmalamış olabilir miyim?

23 Ekim 2009 Cuma

YAZ'I UCUNDAN YAKALADIM

Bir yüzdüm, bir yüzdüm, bir daha yüzdüm...

Kimseler duymasın, kimseler bilmesin!.. Ege denizi çok güzel! Duymasınlar diyorum, çünkü duyarlarsa burayı da birilerine vermeye kalkarlar diye çok korkuyorum...

Dün Bergama gemisiyle, Körfez turu yaptık. İçimden Ülker'e, Mübeccel'e, Güzin'e, Sufi'ye, Angel'e, Uykusuz'a, Kamikaze'ye, Şeniz'e ve diğer dostlara selam gönderdim. Arayamadım, buluşacak zamanım yoktu, onların da hafta içi olması nedeniyle işleri güçleri vardır diye düşündüm... Kimbilir bir gün bir yerde o da olur diyelim.

Ancak o kadar yakında olduğunu bilseydim, Sevgili Sufi'yle ayaküstü de olsa görüşmeyi çok isterdim. Üzüldüm doğrusu...

O düşmeye hiçbir şeyimin olmamasına seviniyorum. Kemeraltı'nda da yürüdüm, kordon boyunda da...

Dün gece geç saatte Dikili'ye geldik. Yazı ucundan yakaladım. İnanın İzmir'den yaz gitmemiş henüz. Denizde üşümediğim gibi çıkınca da güneş yeterince ısıtıyordu. İzmir'de yazlık giysilerle dolaştık, gece Körfez turunda da üşümedik.

Bütün bunları yaparken gözüm kulağım hep haberlerdeydi. Öyle bir akıl tutulması yaşanıyor ki ürkmemek elde değil! Ve adı "barış"kendi "savaş" olan bu süreçte, Kürt-Türk tüm sade vatandaşlar zarar görecek diye endişeleniyorum. Yanılmış olmayı da çok istiyorum.

Site bekçisinin internetinden yararlanarak yazdım,yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Yanıtlayamadığım için özür dilerim.Şimdilik bu kadar, sevgiyle kalın...


22 Ekim 2009 Perşembe

İZMİR'DEN SEVGİ VE SELAM GÖNDERİYORUM


İzmir Tepekule Kongre Merkezinden sesleniyorum şu anda.

Dünkü toplantıları dikkatle izledim. Sayın Demirel'i hem yakından görme, hem de dinleme olanağını yakaladım. Geçmişte ona haksızlık mı yaptık diye düşündüm. "Süleyman, hep Süleyman demiştik ya! Şimdikiler onu bile özlettiler ya helal olsun!!!

Enerji Bakanı konuştu. Pek de alkışlanmadı. Şurdan bir laf atsam diye geçti aklımdan, ama söyleyeceklerimi aklımdan geçirmekle yetindim. İçeri atılıp çıkamamak da var, gözüm yemedi doğrusu. Başka türlü bağırmam da olanaksızdı, hani şu son zamanlarda moda olan türden. Onların mahkemesi "jet mahkeme", ayaklarına geliyor, suç olan ifadeleri yazmıyor! Bize de böyle bir mahkeme kursalar bak neler neler diyeceğim...

Dün akşam Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezindeydik. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası (izDSO)nı dinledik.
Şef: Stefano Mazzoleni
Solist:Francesco Grollo (TENOR)

Giuseppe Verdi, Pietro Mascagni, Giacomo Puccini birinci bölümde; aradan sonra da Rossini, Ernesto De Curtis vb... eserleri seslendirildi.
Küçük bir not: Keşke bizden de birşeyler sunulsaydı. O zaman keyfim tam olacaktı!..

Büyük alkış aldılar izleyicilerden, tekrar tekrar sahneye gelip birkaç parça daha söylediler. Ben de çok beğendim. Özellikle de orkestradaki sanatçıları tek tek izledim. Hepsine ayrı ayrı hayran oldum. İşlerini o kadar büyük bir ciddiyetle ve uyum içinde yapıyorlar ki -keşke ben de bir müzik aleti çalabilseydim- diye iç geçirdim...

Gecenin tek kötü haberi, Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezinde düşmem oldu. Hem de ne düşüş! Yüzükoyun gümmm... O düşüşe karşın hafif bir bilek ağrısıyla sıyırmış olmamı bir şans olarak değerlendiriyorum. Sanırım konserden önce Tepekule'de düzenlenen kokteylde ikinci bira bardağı sebep oldu bu düşüşe... Bir bardak neyime yetmiyordu ki? Yol yorgunluğu, konferans dinleme vb eklenince düştüm işte.... Fazla bir şey yok, yürüyorum.

Şöyle Kemeraltını bir dolaşsaydık isteğimi gerçekleştiremeyeceğim, ayak nedeniyle...

Ben ikinci günkü toplantılara katılmadım. Eşimi dış salonda beklerken de bu satırları yazıyorum.

Bu akşam da körfez turu varmış tekneyle... Bakalım katılıp katılmama konusunda kararsızız. Dün geceyi Konak Öğretmen Evinde geçirdik. Bu gece Dikili'ye yazlığa gitsek diyoruz.

Şöyle bir baktım da yazdıklarıma, neden buradayımı- yazmamışım. Efendim Türkiye 11. Enerji Kongresine eş durumundan katılıyorum ben de...

Şimdilik bu kadar... Blogumu ve blogerleri özlediğimi söylemeden gitmeyeyim. Hepinizi ne çok seviyormuşum meğer...